22 Kasım 2013 Cuma

Allah'ın ipi

Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin Tabiat Risalesindeki bu ifadelerini dinleyelim:

Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder. Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla ve kanun-u padişahî ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder. O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.

Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam bir camie, Cuma gününde dahil olur. O cemaat-i Müslimînin, bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder. Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibi’nin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları esir edip oynattığını tahayyül ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı bir fikirle çıkar, gider.

Teşbihte hata olmaz; bugün içinde bulunduğumuz durumu Üstad ne kadar da veciz bir temsille ifade buyurmuş. Birbirine sıkıca kenetlenmiş ve aynı mefkure uğrunda tek ses olmuş insanların aynı ritimde oturup kalkması, aynı nağmeyi mırıldanıp, aynı istikamette yürümesini anlamayanlar, gönül bağı ile birbirine bağlanmış bu insanları maddi bir takım menfaatler sebebiyle aynı çatı altında toplandıklarını düşünürler. Hizmet erleri dünyayı “cife yığını” olarak görür, onlara teklif edilen makamı ve dünya servetini üzerlerine pislik bulaşmasın diye ayak parmaklarının ucu ile iterler.

Hizmet mensupları arasında, onları birbirine bağlayacak sağlam bir halat vardır. Hizmette mesafe katetmenin yegane yolu Allah’ın o ipine sımsıkı tutunmaktır. Bırakın başkaları o ipin ucunda dünyanın anahtarı olduğunu düşünsünler...

28 Ekim 2013 Pazartesi

Türkiye neden Irak’la yakınlaşıyor

Birkaç yıl öncesine kadar herkesin birbirine küs olduğu Ortadoğu’daki bütün aktörlerle konuşabilen bir Türkiye vardı. Halk ayaklanmalarının olduğu ülkelerdeki iç siyasi dinamikleri yanlış okuyarak yanlış tavır koyduğu için bugün bölgede yalnız bir Türkiye var. Dış politika hatalarına kılıf uydurmaya çalışan Ankara da bunun adını “değerli yalnızlık” koymuş.

Yüzyıllardır süregelen uluslararası politika geleneğinde, tehdit olarak görülen ülkelere karşı oluşturulan ittifaklar, başarılı bir dış politikanın sonucu olarak algılanmıştır. Dış politikadaki başarının en önemli ölçeği bir devletin ortak güvenlik çıkarlarını birlikte koruyabileceği koalisyonlar oluşturabilme kabiliyetidir. İzlediği politikalar ne kadar ahlaki ilkeler üzerine bina edilirse edilsin, eğer bir devlet yalnız ve izole edilmiş durumdaysa, güvenliğini sağlama yükünü kendisi tek başına sırtlamış demektir. Hükümet ise dış politikadaki "geçici" olarak nitelediği kötü sonuçlara değil, iyi niyetlerine vurgu yapıyor.

Dış politikada niyet demişken, 1948 yılında Hans J. Morgenthau'nun bu yazdıkları Ankara'ya cevap niteliğinde:

“Bir devlet adamının niyetine bakarak bu insanın bilerek ahlaki açıdan yanlış politikalar yürütmeyeceğini söyleyebiliriz; fakat bu politikaların başarılı olabileceği konusunda bir şeyler söylenemez. Onun attığı adımların ahlaki ve siyasi kalitesini bilmek istiyorsak, onun eylemlerini bilmemiz gerekiyor niyetini değil. Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için niyet edip daha kötü sonuçlara sebebiyet veren devlet adamlarına ait ne kadar çok örnekler vardır. Birçok defa onlar bir hedefi gözetmişlerdir ancak sonunda ne bekledikleri ne de istedikleri bir şeye nail olmuşlardır.”

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu barış dönemi koalisyon oluşturulmasında çok yetenekli bir diplomat ama duygusal sebeplerden iyi kriz yönetimi yapamadığı gerçeği son dönemdeki politikalarında ortaya çıktı. Ortadoğu’da siyaset yapmanın zorluğunu hisseden Türkiye’nin yalnızlığı da uzun sürmeyecektir.

Bu yönde ilk adım Irak’la ilişkileri geliştirmek olacak gibi gözüküyor. Her iki ülke de Suriye’deki savaştan kaynaklanan tehditlere karşı ortak işbirliği içerisinde çalışacakları konusunda mutabık kalmış durumdalar. İki ülke arasındaki yakınlaşmanın altyapısını hazırlamak için geçen hafta Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari Ankara’yı ziyaret etti. Davutoğlu'nun da Kasım ortaları gibi Bağdat’ı ziyaret etmesi öngörülüyor. Bu, dışişleri bakanının 2011 Mart ayından bu yana Bağdat'a ilk ziyareti olacak.

Irak’la Türkiye arasında muhtemel bir yakınlaşma Ortadoğu’da daha geniş bir çerçevede güç dengesindeki değişikliğin bir yansımasıdır. Bölgede yakın dönemde cereyan eden hadiseler her iki komşu ülkeyi ittifak kurmak zorunda bırakmıştır. İran bu değişimin tam merkezinde oturuyor.

Bu ittifak değişimlerini anlamak için Amerika'nın bölgedeki büyük stratejisine (grand strategy) bakmak lazım. Amerika’nın onyıllardır Ortadoğu’da izlediği ve “denizaşırı dengeleme” (offshore balancing) diye tabir edilen politikası bölgede bir ülkenin güçlenip enerji kaynaklarını tekeline almasını engellemek üzerine kurgulanmış. 1979 İran devriminden sonra, Irak’ı İran’la savaşmaya iten politikası dahil her türlü çevreleme politikaları (containment) ile İran’ın yayılmacı siyasetini başarısız bir şekilde engellemeye çalışmıştır. Tunus, Libya ve Mısır’da en azından İran’ın azılı düşmanı olan Körfez ülkelerine dost olmayan hükümetlerin gelmesi ile İran’ın nüfuzu daha da artmıştır. Suriye’de Beşar Esed’in bir türlü gitmemesi, Beyrut ve Bağdat’ta İran yanlısı hükümetlerin daha da güçlenmesi ve Türkiye'nin bu başkentlerde nüfuzunun kırılması İran’ın etki alanını olabildiğince genişletmiştir.

Ancak Tahran’ın bu yükselen profili ve etkisi uzun sürmemiştir. Körfez ülkelerinin desteklediği 3 Temmuz Mısır askeri darbesi bu noktada dönüm noktası niteliğindedir. Mısır’daki darbe bölgedeki güç dengesini ciddi bir şekilde İran aleyhinde değiştirmiştir. Bölgede güç dengesini önemseyen Washington için bu olaylar İran aleyhinde cereyan etse bile alkışlanacak bir gelişme değildi.

Amerika’nın Suriye’de Esed rejimine ait hedefleri vurmaktan vazgeçmesi ve İran’la muhtemel yakınlaşması Sünni Araplar lehine değişen dengelerin Washington tarafından düzeltilmesine yönelikti. Her iki gelişme Suudi yönetimini ciddi bir şekilde rahatsız etmiştir. Geçen hafta üst düzey bir Suudi prensi artık Arabistan’ın, en yakın müttefiki Amerika’dan yüz çevireceğini dile getirmişti.

Mısır darbesinden sonra bölgede ciddi kan kaybeden ve yaptırımlar sonucu ekonomisi büyük ölçüde zarar gören İran, şimdi Sünni Araplara karşı bir koalisyon arayışında. Bu koalisyonda yer alacak ülkeler de ilk aşamada ABD, Lübnan, Irak, Suriye ve Türkiye olacaktır.

Bu anlamda Bağdat’ta çok önemli siyasi nüfuz sahibi olan İran, Maliki hükümetini Ankara ile olan husumetini bitirmesi yönünde telkinde bulunuyor. Irak’ın Türkiye ile yakınlaşma isteği bölgede İran aleyhine değişen dengelerden dolayı ortaya çıkmıştır.

Geçen iki yılda Irak'ı Türkiye'den soğutan Tahran'dır. ABD ise arkasını Bağdat'a dönen Türkiye'nin politikasının faydalı olmadığını hep vurgulamıştır. Bağdat'ı İran'ın etki alanından çıkarmanın en etkili yolu Türkiye ile diyalogu geliştirmek olduğunu düşünen ABD, sürekli Maliki hükümetini Ankara ile barışmaya ikna etmeye uğraşmıştır. İran'ın etkisinden ve sözünden bir türlü çıkamayan Maliki hükümeti ise Türkiye ile barışmayı hep reddetmiş.

Şimdi yalnız kalan ve güç kaybına uğrayan İran, müttefiki Irak'ın önündeki Türkiye engelini elimine etmek için Bağdat'ın Türkiye ile barışmasına yeşil ışık yakmıştır.

20 Ağustos 2013 Salı

İntihar

Uzun süredir bana karşı yapılan haksız ve acımasız saldırılara bugün yeni bir halka daha eklendi. Twitter hesabımda beyan ettiğim fikirleri eğip-büküp bana karşı kullanacaklarını düşünen bir kısım insanlar bununla benim güya darbeci olduğumu ispat edeceklerini düşünüyorlar.

Mısır’daki darbe ile ilgili mülahazalarımı ve demokrasiye indirilen bu balyoza karşı haftalardır verdiğim savaşa şahit olan görüyor, görmek istemeyen de sadece kendi gözlerini kapatmış olur. Fakat söylediğim ifadeleri beyan edildiği durum ve ortamdan cımbızla alarak, hatta söylenen fikirlerin başını-ayağını keserek sunulmasını hüsn-ü zann yaparak nasıl tesmiye etmem gerektiğini hala çözmüş değilim.

Meseleyi daha da açayım: Meşru hakları olan gösteri sırasında Müslüman Kardeşler mensupları, sempatizanları ve darbe karşıtı göstericiler ordu tarafından acımasızca bütün dünyanın gözü önünde katledildiler. Ölü sayısı resmi rakamlarla bile söylersek bini aşmış durumda. Her şeye rağmen mücadelelerini devam ettirmek isteyen Müslüman Kardeşler sadece Pazar günü 18 protesto yürüyüşü planlamışlar. Önceden yapılan keşifler sonucu, yürüyüş yapacakları alanlardaki yüksek yerlerde keskin nişancıların konuşlandırıldığını tespit etmişler. Bunu göz önüne alarak, bu protestoların 15’ni iptal etmişler. Haftaiçinde de birçok noktada gösteri yürüyüşleri bu endişeden dolayı iptal edilmiştir.

Bütün bunları görmezden gelen Türkiye’de bir kısım insanlar ise, gösteri yürüyüşlerine devam etmesi için İhvan’a sürekli telkinlerde bulunuyor. Bu olayların ışığında, İhvan’ın gösteri yürüyüşlerini keskin nişancıların endişesi yüzünden iptal ettiğini fakat Türkiye’de bazı kesimler tarafından İhvan’ın yürüyüş yapması gerektiğini dillendirenlerin olduğunu söyledim. Hemen ardından attığım tweet’de de, öleceklerini bildikleri halde tankların üstüne yürümeleri bir Müslüman için ne kadar caiz olduğunu ve bunun intihara denk olup olmadığını sordum. Bu soruyu da sadece bundan sonra silahların gölgesinde yapılması planlanan yürüyüşler için sordum.

Sormaz olaydım.

Yüzlerce insan beni güya şimdiye kadar Mısır’da katledilen masum insanların intihar ettiğini iddia ettiğimi savunarak bana her türlü hakaret ve telinde bulundular. Onlarca insan beni tekfir etti, Müslüman olmadığımı, dinimi sattığımı, bilmem hangi ülkelere çalıştığımı ve Sisi’nin uşağı olduğumu beyan edecek hakaretlerde bulundular. Sanki bundan önce yapılan dört katliamda insanların öleceklerini bildiklerini, buna rağmen gösteriye katıldıklarını ve böylece intihar ettiklerini söylediğim uyduruldu. Yazdığım hipotetik tweet sadece yapılması planlanan ve keskin nişancılar yüzünden zaten iptal edilen yürüyüşlerin ölüme göz göre-göre gittiklerinden dolayı doğru olup olmadığını bırakın iddia etmeyi, sadece neye tekabül ettiğini sordum. 

İhvan tarafından iptal edilmiş ve hiç yapılmamış bir yürüyüşün sonuçları ile ilgili sorduğum teorik bir soruyu çarpıtarak nerelere çekildiğini görmek sadece hayret verici bir durum. O yazdığım tweeti bir önce yazdığım tweet'ten bağımsız okumak ve bundan önce yapılan katliamlar bağlamında değerlendirmenin yanlış olduğu açıktır.

Aslında saygı çerçevesinde tepki gösterenleri bir nebze anlıyorum. Ben de başka birinde böyle bir ifade görseydim tepki gösterirdim. Çünkü mantıklı değil ve orada haklarını talep etmek için gösteri yapan masum insanlara karşı yapılmış bir saygısızlıktır. Ancak her iki tweet'im birlikte okunduğunda aslında sualin sadece bundan sonra yapılması planlanan yürüyüşler için olduğu beyyin bir şekilde ortaya çıkacaktır.

11 Temmuz 2013 Perşembe

Türkiye’de Mursi’nin dokunulmazlığı

Mısır’da eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin darbe ile alaşağı edilmesinin üstünden bir haftadan fazla süre geçti ama Türkiye’de bu adamın hala dokunulmazlığı var.

Darbe olduktan sonra Mısır ile ilgili bir kaç haber okuyan bir kısım Mursi sempatizanları, eski cumhurbaşkanını adeta kahraman ilan edecekler. Twitter and Facebook hesaplarındaki profil resimlerini Mursi’nin fotoğrafı ile değişenlerin kahir ekseriyeti eminim Mısır ile ilgili derin bir bilgiye sahip değillerdir.

Mursi’nin son bir yılda paranoyak gibi ülkeyi yönettiği, önceliği olan ekonomiyi düzelteceğine Mübarek’in müşavir ve hakimleri ile uğraştığından habersiz olanlar, darbe sonrasında Mursi’yi alıp göklere yükseltiyorlar. Mursi bir darbe mağdurudur ve bundan dolayı da sempatiyi hakediyor. Fakat Mursi’nin son bir yılda gerçekleştirdiği demokrasi ile bağdaşmayan birçok icraatını da görmezden gelmemiz mümkün değil. Her ne olursa olsun, gayri meşru yollarla ordunun veya yargı gibi başka atanmış organların hükümeti devirmesi mazur gösterilemez. Böyle bir vakıa gerçekleştiğinde de, darbe mağduru Mursi kahraman olmaz.

Türkiye’de Mursi’yi kenarından şöyle azacık eleştirenler hayala gelmeyecek, insafsızca sözlü linçlere maruz kaldılar. Ceyda Karan’dan Şahin Alpay’a bir çok yazar Mursi ile ilgili eleştirel ifade sarfettiler diye bir çok haber sitesi tarafından hor görüldü, sosyal medyada aleyhlerinde kampanyalar yürütüldü, darbeye çanak tuttukları gerekçesiyle haksız bir surette eleştirildiler.

Şahin Alpay’ı tanıyanlar Türkiye’nin bu mümtaz ve güzide ilim adamının bu ülkede yıllarca vesayet ve darbeciler aleyhine nasıl adeta savaş verdiğini çok iyi biliyor. Muhafazakar olmadığı halde her zaman mazlumun yanında duran, her defasında vesayetçi rejimin anti-demokratik oyunları karşısında hükümetin ve dolayısıyla da AK Parti’nin yanında yer alan Alpay’ı linç edenler ya cehaletlerini sergiliyorlar, ya bir yerlere yaranmak istiyorlar ya da naif bir şekilde eleştiriyorlar. Hüsn-ü zann edeceğim ve üçüncü şıkkı seçiyorum.

Bu mevzuyu bu kadar hassas hale getiren sansürcü zihniyet, bu noktada sağlıklı bir tartışma ortamına müsaade etmiyor. Karşı argüman üreteceklerine (bir şey bilmeleri gerekiyor ki üretsinler), fikir sahibini direk hedef alarak (çok eski ve işe yarayan bir metodtur) aleyhlerinde linç kampanyası yürütüyorlar.

Alpay yazısına başlamadan önce uzunca darbenin yanlış ve kötü olduğunu ve mazur görülemeyeceğini izah ediyor. Vicdan sahibi olan bir insan nasıl olur da bu açıklamaları görmezden gelip, Alpay’ı suçlayabiliyor? Bunun adı düşünceye hoşgörüsüzlük değilse nedir?

Elbette hiç kimsenin düşüncesi ve fikirleri mutlak doğru değil ve eleştirilmelidir. Fakat Mursi’nin hatalarını belirten bir yazıyı eleştirirken, yazarı “darbeci” olarak yaftalamak bir argüman değil.

Şurası gerçek ki Mursi’yi hem Mısır’da, hem de dünyada yalnız bıraktılar. Katar ve Türkiye’den başka Mursi’nin Mısır’ına kimse sahip çıkmadı. The New York Times gazetesinin Perşembe günü yayınlanan bir haberinde, Mübarek’e yakınlığı ile bilinen polis ve üst düzey bürokrasi, darbeye giden yolda ülkede son günlerde kriz çıkardıkları ve Mursi’nin böylece sonunu hazırladıkları şeklinde iddialara yer verdi.

Mursi seçildiği zaman karşı-karşıya kaldığı siyasi ve ekonomik konjektür, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 2002’de Türkiye’de karşılaştığı ortamdan çok daha elverişliydi. Erdoğan yargı, ordu ve vesayetçi ahtopotun diğer bacakları ile uğraşacağına Batı ile ilişkileri iyi tuttu, ekonomiyi canlandırdı ve insan haklarını iyileştirecek reformlar yaptı. Böylece halkın desteğini arkasına almış oldu. Halkın ve Batının desteğini almış bir lideri de kolay kolay deviremezsiniz.

Mısır’da ise Mursi ordudan darbe yememek için halkı kandırıp asker ile işbirliğine girdi ve anayasayı ordu ile pazarlık içinde yazdı. Yangından mal kaçırır gibi gayet tartışmalı olan anayasayı referanduma götürdü ve halkın bu yönde taleplerine kulak vermedi. Ekonominin iyileştirilmesi adına adımlar atmadı, Batı ile ilişkilerini güçlendirmedi ve hak ve özgürlükleri iyileştirecek yasalar yapmadı.

Mısır ordusu darbeye karar verdikten sonra iki güç onun önüne geçebilirdi: Halk ve Batı. İşin kötü tarafı, ikisi de Mursi’den hazzetmiyorlardı.

Mursi'nin hatalarının boyutu darbeyi meşrulaştıracak veya gerektirecek bir etken değildir. Fakat bunları bilmekte ve ders çıkarmakta yarar var. Bu noktaları tartışmaya açan insanları yaftalamak, onların şahsı üzerinden kampanya yürütmek ise, eleştiri ve argüman üretemeyen zihniyetin tezahürüdür. 


30 Mart 2013 Cumartesi

İsrail’in özrü kabahatinden büyük

Suriye muhalefeti İsrail’in dostu değil. Esed kadar pasif de değil. Bu düşmanlığı dostluğa dönüştürmek için, İsrail’in Türkiye’den yardım istemesi gerekiyordu. Özür dileyerek bu kapıyı araladı.

Bunu İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da teyit ediyor. Özür diledikten sonra Facebook sayfasında yaptığı açıklamada Suriye’deki kimyasal silah tehdidine dikkati çekiyor ve Türkiye’den özür dilemesinin arkasındaki en büyük sebebin Suriye olduğuna vurgu yapıyor.

İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan Netanyahu’nun güvenlik danışmanı Yaakov Amidror da özrün Suriye ile ilgili olduğunu ve Türkiye ile barışmanın tam zamanı olduğunun altını çiziyor. Amidror, “Bizimle Türkiye arasında parçalara ayrılan ve kimyasal silahları olan bir ülke var.” diye açıklama yapıyor. 

Suriye’de Esed sonrası gelecek yönetimin İsrail yanlısı olması veya en azından şuanki statükoyu koruyacak bir hükümetin gelmesi gerektiğini bilen Tel-Aviv, bunu gerçekleştirmek için gözünü Türkiye’ye dikmiş durumda. Esed’in koltuğuna muhalifler oturduğunda ya İsrail’e karşı düşmanca bir tavır takınacaklar veya en iyi halde “tahmin edilemeyen” aktörler olacaklardır.

Bu kaderi yaşamaması için, İsrail Suriye’nin geleceği noktasında en iyi konumda olan ülkenin Türkiye olduğuna inanıyor. Ankara’nın yardımını almak için İsrail gerekli olan özrü dileyerek, Türk hükümetine Gazze’deki ambargoyu ciddi bir şekilde yumşattığına inandırmış durumda. Fakat Türkiye, Suriye’nin geleceğini etkileyecek güce sahip mi?

Geçiş sürecinde Ankara’nın Suriye üzerinde ne kadar etkisi olacağını bugünden tahmin etmek zor. Ancak Türkiye’nin Esed sonrası Suriye yönetimini İsrail konusunda frene basmaya zorlayacak kadar etkili olacağını kestirmek mümkün. Esed sonrası Suriye’nin İran’la bağlarını koparacağı ve ülkenin ekonomisinin ve darmadağın olmuş altyapısının tekrar inşası için ciddi bir surette Türkiye’ye bağımlı olacağı gerçeği de Ankara’nın Şam üzerindeki etkisine katkı sağlayacak nitelikte.

İsrail’in Türkiye ile dostluktan kazanacağı stratejik çıkar burada bitmiyor. Yakın diyalog sayesinde Şam’ı İsrail’den daha iyi okuyacak olan Ankara, bunu İsrail’le paylaşacaktır. Böylece İsrail de, yeni Suriye hükümetinin kendileri ile ilgili kararlarını önceden tahmin edebilecektir.

İsrail ile Suriye rejimi “yazılmamış anlaşma” sayesinde ateşkesi onyıllar boyunca muhafaza ettiler. Esed’in “ne savaşta, ne barışta” politikasında ısrar etmesinin rejimi ayakta tutabilmesi için gerekli reçete olduğunu biliyordu. Bunun kazançlı bir anlaşma olduğunun farkında olan İsrail, aynı zamanda Suriye’nin bu devlete karşı kimyasal silah kullanması Esed için bir intihar olduğunu kendisinin anladığını biliyordu.

Haaretz gazetesine konuşan İsrail’li General Eyal Eisenberg, Esed’in İsrail’e kimyasal silahlarla saldırmasını gerçekçi bulmuyor. Eisenberg belli ki Suriye’deki kimyasal silahları kendi ülkesi için bir tehdit unsuru olarak görmüyor. “Yanlış ellere” geçtiği zaman kimyasal silahların İsrail aleyhinde kullanılabilme ihtimali ise İsrail’li generali hayli düşündürüyor. "Yanlış eller" hiç şüphesiz Suriye muhalefeti.

Hükümeti ele geçirdikten sonra, Suriye’nin tecrübesiz siyasetçileri İsrail’le Şam arasındaki “anlaşmaya” uymayabilirler. Suriye’nin Esed döneminde tutumunu sürdürmesi için, İsrail’in ciddi bir şekilde Türkiye’ye ihtiyacı var. Dağılmış Suriye’yi yeniden inşa edebilecek tek ülke olan Türkiye ile barışması İsrail için olmazsa olmaz bir noktaya ulaşmıştı. Bundan dolayı da özür diledi.

21 Ocak 2013 Pazartesi

Kürt barış süreci: Neden bugün?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son seçimlerde halkın yarısının oyunu almasının üstünden bir buçuk yıl geçti ve 90’lı yıllardan bu yana şiddet sarmalının bu kadar derinleştiği bir dönemde Kürt sorununu çözmek için barış süreci nasıl oldu da başladı?

Barış sürecinin başlama sebebini zamanın iki ucuna bakarak inceleyebiliriz. Birincisi, maziye,  ikincisi ise istikbale bakmak gerektir. Arkada bıraktığımız birkaç yılda vuku bulmuş hadiselere baktığımız zaman, barış sürecini olumlu yönde etkileyecek bir olayın gerçekleştiğini görmek aslında hiç de mümkün değil. 2011'in başından itibaren Başbakanın milliyetçi söylemleri daha da sertleşmiş, seçilen Kürt siyasetçilerden bazıları içeriye atılmış, BDP ile görüşme süreci akamete uğramış, KCK tutuklamaları had safhaya çıkmış, Ağustos 2011’den itibaren hem Şırnak-Hakkari mevzilerinde hem de Kuzey Irak’ın Suriye ve İran sınırlarında askeri operasyonlar hız kazanmıştır. Kürt sorununun barışçıl çözümü için hemen hemen hiç bir sebeb görünmemektedir.

Gelecekte vuku bulmasını beklediğimiz olaylara baktığımızda ise yeni bir anayasa, yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini görüyoruz. Yeni anayasada Kürtlerin kimliğinin açık bir şekilde belirtilmesi gibi çetrefilli meseleler dahil, anayasada buna benzer diğer tartışmalı maddelerin yazılması veya kabul edilmesi önümüzdeki senelerde mümkün gibi gözükmüyor. Yerel seçimlere baktığımızda ise, BDP’nin AK Partiyi hezimete uğrattığı il ve ilçelerde yerel yönetimleri barış sürecinin getireceğini sonuçlarla bir sene gibi kısa bir sürede geri almak neredeyse imkansız. Devlet ne kadar da PKK sorunun Kürt meselesinden ayrı tutmaya çalışsa da, şurası bir gerçek ki PKK’yı ve onun siyasi uzantısı olan BDP’yi özellikle Güneydoğu’da geniş halk kitleleri destekliyor ve onları muhatap almadan bir adım yol alınamaz.

Geriye bir tek Cumhurbaşkanlığı seçimi kalıyor.

Bunlar hepsi spekülasyon ama Başbakan Erdoğan’nın başkanlık sistemine geçiş istediği bir ülkede bunlar ihtimal dışı değil. Son anketler, halkın Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Abdullah Gül’ü Erdoğan’a tercih ettiğini gösteriyor. Bu sorunu aşmanın ve Başkanlık için geniş halk kitlelerin oyunu almanın yolu, ülkenin önünde duran meseleri çözmekten geçiyor. Bunlardan en öne çıkan üçü: İşsizlik, yoksulluk ve Kürt sorunu. İşsizlik ve yoksulluk sorunu Başbakan Erdoğan’ın daha fazla irade gösterip de çözeceği meseleler olmadığından, halkın ezici çoğunluğunun oyunu almak için Kürt sorununu sonsuza kadar gömmek daha akıllıca bir politika olacaktır. Başbakan Erdoğan'ın da Kürt meselesini çözmek için barış sürecini hızlandırması ve olumlu mesajlar vermesi, Başkanlık seçimlerinde "bütün halkın" başkanı olabilmesi ile bağlantılı olabilir.

19 Ocak 2013 Cumartesi

Kürt korkusu

Aslen Azerbaycan’danım. Ülkemin Ruslar tarafından tamamen işgali 1828 yılında tamamlanmıştı. 1918-20 yılları arasında bağımsız Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kurulsa da, Sovyetler Birliği tekrar 70 sene boyunca ülkemi işgal etti. İşgal boyunca Azerice ve Rusça ülkenin resmi dili idi.

Sovyetler Birliği tarihin görmüş olduğu en vahşi bir sistemle yönetiliyordu. Stalinin muhafazakar ve muhalif entelektüellerden 20 milyon insanı katlettiği söyleniyor. Ülke demir yumrukla yönetiliyordu. Fakat Azerice’nin tamamen yok edilmesi ile ilgili geniş çaplı bir saldırı yoktu. Sokaktaki insanlar, radyo ve televizyonlar Azerice yayın yapabiliyor, okullar Azerice eğitim veriyordu. Ancak insanlar çocuklarını Rus okullarına kaydettirmek için adeta yarış içerisindeydiler. Çünkü iyi düzeyde Rusça bilmek ülkede yaşamanın olmazsa olmazıydı. Belki Rusça bilmeden tarlada çalışıp geçiminizi sağlayabilirdiniz ama iyi bir eğitim alıp, makam mevki sahibi olamazdınız.

Kimse insanları Rusça öğrensin diye zorlamıyordu. Ancak insanlar işgalcilerin dilini öğrenmek için çaba gösteriyorlardı. Bu düşünceyle, annem de beni ve abimi Rusça eğitim veren anaokuluna kaydettirmişlerdi. Daha iki-üç yaşındayken Rusça konuşmaya başladım. Rusça konuştuğum için ülkeme ihanet etmedim, halkımı Ruslara satmadım.

Türkiye’de yıllarca Kürt kimliği ve dili inkar edildi. Halen parmakla sayılır üniversitelerde Kürtçe bölümler var ve bunlar daha yeni açıldılar. Devlet halen Kürtçe eğitim veren okullar açmakta direniyor. Kürtçeyi ancak bu yıl seçmeli ders olarak sundular. Bütün bunların arkasında bir korku var. Bölücülük ve ihanet korkusu.

Öyle zannediyorlar ki Kürtler kendi dil ve kültürlerini iyi öğrenip ülkenin kimyasını bozacak ve ülke netice itibariyle iki ayrı millete bölünecektir. Gerçek şu ki, asıl bölücülük bir millete kendi dilinde öğrenme ve öğretme hakkını tanımamaktadır.

Türkiye’de hiç şüphesiz başarılı olmanın ilk ve olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi iyi düzeyde Türkçe bilmektir. Türkçesi olmayan insanların Türkiye’de iyi bir eğitim almaları ve sosyal merdivende iyi bir konuma gelmeleri ihtimal dışı olmasa da çok zordur. Hiçbir aklı başında anne-baba çocuğuna sırf kendi ana dilini bilsin diye ülkenin resmi dilinden yoksun bırakmaz. Türkiye’de iş-aş sahibi olmak isteyen herkes muhakkak bu ülkenin dilini öğrenmeye mecbur kalacaktır.

Eğer bugün ülkede Kürtçe’nin öğrenilmesi ve öğretilmesinin önündeki bütün engeller kalkarsa, Kürtçeye rağbet de azalacaktır. Güneydoğu ve Doğu’da Kürtçe okullar ve Batıda Kürtçe seçmeli dersler tesis edilse, çok az insan çocuklarını Kürtçe öğreten bir okula gönderecektir. Bunun ana sebebi ülkede Kürtçe bilmenin (sadece Kürtçe bilmenin) çok da getirisinin olmamasıdır.

Nasıl çoğunluğu Müslüman ve Türkçe konuşan Azerbaycan’da Rusça okullara rağbet diğerlerinden daha fazla idiyse, Türkiye’de de daha iyi düzeyde eğitim ve iş imkanlarına götüren Türkçe okullar diğerinden daha fazla ilgi ve alaka görecektir. Bugün insanlar Kürtçe eğitim alma isteyinin arkasında duran en büyük sebeb devletin onyıllarca izlediği baskıcı, inkarcı politikalardır.

Türkçe Kürtçeye, o da öbürüne üstün diller değillerdir. Ancak iktidarda olan ezici çoğunluk, asimile etmek için azınlığın anadil gibi temel haklarını elinden alırsa, bunun ters tepmemesi için hiçbir sebeb yoktur.