24 Haziran 2014 Salı

İslamcılık

Farklı düşünen bir Müslüman, Suriye, Türkiye veya Kuveyt'ten ziyade İngiltere ve Amerika'da daha rahat kendi düşüncelerini ifade edebiliyor. Tüm ayrımcılık ve kısıtlamalara rağmen, dinimizden olmayan yöneticilerin Batı dünyasında nisbi olarak daha adaletli davranması, bu ülkeleri cazibe merkezine dönüştürüyor. İran veya Mısır'da yöneticilerin zulmünden firar eden insanlar Batıyı kendi ülkelerine tercih ediyorlar.

3-5 asır önce de bu durumun tam tersi sözkonusu idi. Batı dünyası karanlık bir bataklık içinde bocalarken, İslam dünyasındaki adalet, fethedilen topraklarda yerli halkın Müslümanları kolayca kabul etmesine vesile olmuştu. Batı dünyasında yükselen milliyetçiliğin yanısıra gelişen teknoloji, artarak derinleşen hürriyet ve hukukun üstünlüğü, Müslüman ülkelerini Batı karşısında çok daha güçsüz bir hale getirmiştir. Batı dünyası parlayan yıldız olma yolunda ilerlerken, İslam dünyasında istibdad, tefrika, cehalet ve işgal yaygın hale gelmişti.

Osmanlı ve İslam dünyasının içine düştüğü bu sıkıntılardan kurtarmanın yolunu arayan Üstad Hazretleri, çözümü siyasette görür. Sultan II Abdülhamit'i sevmesine rağmen istibdad rejiminden rahatsız olur ve Osmanlı'nın hürriyet-i meşrua çizgisinde kaldığı sürece Batı dünyası ile rekabet edebileceğini ve Osmanlı vilayetlerini kancasına almış cehalet ve tefrikayı da yenebileceğini düşünür. Meşrutiyet'e karşı çıkan Doğu aşiretlerini tek tek gezer ve hürriyet-i meşruanın İslam'ın bir gereksinimi olduğunu ve bununla şems-i İslam'ın daha da parlayacağını anlatır. İstanbul'a gelerek siyasete girer ve hükümetin ıslahı ile hürriyetin yaygınlaşmasını sağlayarak Osmanlı'nın ayağa kalkabileceğini düşünür. Bütün hüsn-ü niyetine rağmen Divan-i Harb-i Örfi'de bir cani gibi idamla yargılanır, tımarhaneye gönderilir ve söyledikleri tesir icra etmez. İstanbul siyasetinden yorulup Van'a çekilmeye karar verir.

İstanbul'daki kısa fakat maceralı hayatı ile siyasetin ne kadar bölücü olduğunu anlar ve "siyasetten ve şeytandan Allah'a sığınırım" der. İslam'ın sorunlarının çözüm yerinin siyasette olmadığını anlar. İslam dünyasındaki asıl ihtiyacın ahlak ve iman olduğunun farkına varır. "Yeni Said" diye tesmiye ettiği geri kalan hayatında sadece iman ve ahirete çalışır. Bu 40 yıllık dönemde sadece Adnan Menderes'e bir mektup yazar ve "bir parça siyasete bulaştım" dediği de budur.

Üstad'ın bu ufkunu yakalayamayan günümüzün siyasal İslamcıları maalesef hala halkın ahlakını kanun ve kurallarla tanzim etmeye çalışır. İslam meselelerinin çözümünü ve Müslümanların dünyada hükümran olabilmelerini siyasette görür. Siyasetle "dindar nesil" yetiştirebileceklerini ve ülkelerini dünyada hakettiği noktaya çıkarabileceklerini zannederler. Fakat Mısır ve Türkiye'de olduğu gibi, siyasal İslamcılığın ne kadar bölücü olduğunu, bu hükümetlerin dünyada nasıl hüsn-ü kabul görmediğini ve içeride muhalifleri ne derece sindirdiğini gördük. Mursi'nin yanlış politikaları ülkeyi bir uçuruma sürükledi ve Ankara'nın telkinleri ile istifa etmemekte direnmesi askeri darbeyi tetikledi. Mısır'da bugün şahit olduğumuz otoriter rejim Mübarek dönemini aratır duruma geldi. Erdoğan da aynı şekilde İslamcı retoriği ve davranışları ile Türkiye'yi uçuruma sürüklüyor.

Yanlış anlaşılmasın: İslamcılık'ın İslam'la alakası yoktur. İslamcılık, siyasetin dine alet edilmesi değil, dinin siyasete alet edilmesidir. Sevgili Peygamberimiz kendi dinini anlatırken kapı kapı dolaştı. Sahabi gibi hayırlı ve üstün ahlak sahibi bir topluluk oluşduktan sonra devlete benzer siyasi bir mekanizma spontane bir şekilde kuruldu. Üstad da İslamcı değildi; siyaseti, ahlak ve yüksek dini seciyeye alet etmek peşindeydi. Fakat daha sonra itiraf edeceği gibi, "insanlar bir elde topuz görünce diğer eldeki nurdan kaçtılar" diyecekti.

Siyaset caziptir. Mahkum ve mağdur olmuş yığınların önünde, korkusuz ve cesur bir liderin kör şecaat arzetmesi insanlar nezdinde hüsn-ü kabul görüyor. Müslüman halk yüzde 80 avam olduğundan gerçeklerden kopuk bir surette yaşıyor ve -- Allah korusun -- bir felakete sürüklenmeden siyasal İslamcıların onların dertlerine çare olmayacağını anlamıyor. Türkiye'nin 5-10 yıl önce memlekette sulhu temin etmesi ve dünyada saygın bir ülke olmasının sebebi, Erdoğan ve AKP'nin siyasal İslamcılık yapmaması idi. Belki de niyetleri farklıydı fakat görünürde hürriyet-i meşrua taraftarı olup, hem içeride hem de dışarıda militan bir dil kullanmıyorlardı.

Türk ve diğer Müslüman toplumların en başta ihtiyacı olan ali ahlaktır. Ahlak sorunu olan bir milletin Meclis'e seçtiği temsilcileri de yüksek ahlak sahibi olacak değiller. Bu yüzden ahlak eksikliği olan bir milletin özgür seçimleri de olsa, gerçek özgürlük olan hürriyet-i meşruayı sağlayamaz. Erdoğan ve AKP de siyasal İslamcılık'tan vazgeçmediği müddetçe ne Türkiye'ye, ne de komşularına hayır adına sunacağı bir şey olamaz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder