21 Ocak 2015 Çarşamba

Yolsuzluk

Başarılı bir siyasetin anahtarı halkın gerçeklerini doğru okumaktan geçer. Bunu Türkiye'de en iyi yapan parti hiç şüphesiz AKP'tir. AKP hükümeti halkın isteklerini, düşüncesini ve yaşam tarzını çok iyi anladığından tasvip etmeyeceğimiz çeşitli yollara başvurması dahil çeşitli vesilelerle kitleleri yönetmeyi ve zanları kendi tarafına tevcih etmeyi çok iyi beceriyor.

Halkın gerçeklerinden birisi de toplumun memurlara ve siyasilere her türlü cürmü "mübah" görmesi. AKP tabanını oluşturan büyük bir kesim AKP'ten önce düzgün bir hükümet şahit olmamışlar. Dizine kadar yolsuzluğa batan geçmiş hükümetler, aynı zamanda ordu-yargı vesayetine dayanarak muhafazakar kesim üzerinde baskı oluşturuyor, onların eğitim ve devlette temsil edilme gibi en temel haklarını dahi acımasızca çiğniyorlardı. Ecevit'in "bu kadına haddini bildirin" rezaleti ile başlayan çürük yönetimi, yolsuzluk ve ekonomik krizle en had safhaya gelmişti. İşte bu sıkıntılı günlerde yolsuzluk ve vesayeti bitirme vaadi ile işbaşına getirilen AKP hükümeti zamanla yolsuzluğa bulaşsa bile, halk tarafından mahkum edilmeyeceğini çok iyi biliyor. Çünkü toplum için yolsuzluk, "önüne geçilmesi neredeyse imkansız" bir vaka. Memlekette en öncelik mesele, istikrarın muhafaza edilip ekonomik refahın sağlanması.

Rüşvet ve yolsuzluk iddialarının ortaya çıktığı günlerde hükümet cenahında kısmen bir endişe mevzubahis olsa bile, AKP hükümeti halkın bu yolsuzluk iddialarına prim vermeyeceğini biliyordu. Buna sebep bu iddiaların inandırıcı olmayışı veya yolsuzluk yapılmaması değildi; halkın, yolsuzluk konusunda siyasileri mazur görmesindeydi.

Hırsızlık toplumumuzda yüzkızartıcı bir suç. Bir eşyanızı çalan birisi ile hiçbir şey olmamış gibi dostluğunuzu muhafaza etmeniz hayal bile edilemez. Fakat siyasiler sözkonusu olduğunda, hırsızlık bir suç olmaktan çıkıyor. Çünkü toplum için siyasilerin yolsuzluğa bulaşması, rüşvet alması ve akrabalarını kayırması olağandışı bir vaka değil. Mesela bir AKP'liye "AKP'li bakanlar rüşvet aldı" dediğinizde, "önceki hükümet mensupları almadı mı sanki?" diye cevap verirler. "Bakanlarınız yolsuzluğa bulaştı" suçlaması yapınca, "e CHP'nin de dönemini biliyoruz" derler (Sanki soruyu soran CHP'li veya CHP'yi destekliyor). "AKP'liler akrabalarını torpille bürokrat yaptı" söylediğinizde, "her başa gelen kendi adamını getirmesi doğal" derler.

İşte toplumun gerçeği bu. Normal şartlarda halk arasında suç, günah veya en azından ayıp olarak algılanan bir fiil, siyasiler tarafından irtikap edilince mazur ve hoş görülüyor. Dün akşam Meclis'te yapılan yolsuzluk oylamasını da bu açıdan değerlendirmek gerekir. Kısacası, "halkın umurunda değil."

Halk, AKP'te yolsuzluğa bulaşmayan çok az siyasinin olduğunu zaten çok iyi biliyor. AKP iktidarının, yolsuzluğa bulaşmış geçmiş hükümetlerden farkı istikrarı sağlayıp halkın ekonomik refahını kısmen sağlamasıdır. Ekonomik rahatını bozmak istemeyen halkın yolsuzluğa gözünü kapatacağını hesap etmek zor olmaması lazımdı. İşin trajik tarafı, yolsuzluğun üzerini kapatmak için hükümetin koskoca Hizmet Hareketini şeytanlaştırıp nefesini kesmeye çalışması.

AKP Meclis'e uzaydan inmedi. Bu halkın seçtiği ve bu halkın çoğunluğunu temsil eden sözde seçkin bir topluluk. Siyasilerde suç olarak görülmeyen yolsuzluğa halk bu kadar sessiz kalmışken, onların temsilcilerinden farklı bir davranış beklemek abes olurdu.

30 Ekim 2014 Perşembe

Linç kültürü

Bizden birisi sahneye çıkıp yapıcı bir konuşma yapsa, insanları kucaklayıcı, iyiliğe sevkedici ve kötülükten menedici ifadeler sarfetse... Evet insanlar alkışlar.

Fakat başka birisi yine aynı şekilde meydana çıksa; selam verdikten hemen sonra dinleyen insanların hassas olduğu noktalara vurgu yapıp "şunlar, şunlar size şu kötülüğü yaptı, hala temaşa mı edeceksiniz" diye onları galeyana getirse mesela. Bunlar sülük, vampir, sapıktır dese... Ona buna saldırsa, en alçakca iftira ve yalanlarla sevmeyenlerine çamur atsa... İnanın bana insanlar daha bir gür alkışlar, daha bir içtenlikle slogan atarlar. Çünkü bizde linç kültürü çok baskın. Seviyoruz konuşurken ona buna saldırmayı. Seviyoruz yazarken polemiğe girip onu buna laf atmayı, olay çıkarmayı. Kavga edip taraftar toplamayı, yılmaz savunucular edinmek için düşmanlar oluşturmayı. Siyasetin en çirkin yüzü bu. Bazıları makam için, bazıları para için, bazıları da kabir kapısına kadar değeri olan şöhret ve "görsünler, işitsinler" için.

Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalatu Vessalamın konuştuğu en büyük -- kalabalık demeyeceğim -- yıldızlar topluluğu, yanlış bilmiyorsam, Veda Haccı'nda irad ettiği hutbe sırasında idi. Herkesin gözünün içine baktığı insanların, rehberlerin, topluma yön veren kanaat önderlerinin nasıl konuşması gerektiği ile ilgili de bize bir reçete sunar. "Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur." buyurmuş Efendimiz (sav).

"Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalibin torunu İlyas bin Rabia’nın kan davasıdır." Hutbesinde Müslüman, müslümanın kardeşi olduğunu ve böylece bütün Müslümanların birbirleri ile kardeş olduğunu vurgulamıştır.

Hutbetinin sonuna doğru, "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arab'ın Acem'e, Acem'in da Arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır." buyurmuştur. Gördüğünüz üzere konuşması sırasında hep insanlar arasındaki ihtilafları bitirmeye, medar-ı nizaa olacak noktaların üzerini örtmeye çalışmıştır. "Şunlar sizin düşmanınızdır" demiyor, aksine Müslümanlar arasındaki bağı güçlendirmek için çalışıyor. İnsanların yol-yordam göstermesini beklediği bir insanın konuşması gereken ifadeler bunlar.

Siyaset çok kirli bir meslek. Karşındaki melek olsa şeytan, yanındaki şeytan olsa melek gibi gösterir. Muhalif olduğu insanları hakkaniyet ölçüsünde düşmanlık beslemez. Çoluk çocuğu ile infaz eder, her türlü karakter suikastı ile bitirmeye çalışır. Efendimiz buna da bir reçete sunuyor: "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz."

İşte böyle bir peygamberin ümmeti olan bizler nasıl bir yozlaşma geçirmişiz ki kendi mevcudiyetimizi devam ettirmek için ona buna saldırıda bulunuyoruz; sadece gereksiz bir düşmanlıkta bulunmuyoruz, aynı zamanda iftira ve çamur atarak da temizlenmesi ağır ve hatta imkansız olan bir vebalin altına giriyoruz. Kirlenen dimağlar, karışan kafalar, bozulan zihinler, bulanan gözler... Bunların hesabını kim verecek?

Okulda iki kişi kavga ederken izlemek hoşumuza gider, alkış tutarız. Birisi ayırmaya çalışsa "sen ne karışıyorsun kardeşim?" deyip kızarız ona. Maç izliyor edasıyla iki arkadaşın birbirini dövmesini izleyip coşarız. Keşke bütün kavgalara olan tavrımız bu kadar masum ve küçük çaplı kalabilse. Keşke birisi birisine saldırdığı zaman sevmediğimiz tarafı yuhalayacağımıza, araştırıp gerçeği bulmaya çalışsak. Kendimiz ve ailemiz aleyhine bile olsa hakkı tutup müstehak olduğu yere koysak. İşte toplumdaki bu baskın linç kültürünü bizi yöneten siyasiler çok iyi bildiklerinden bunu çok güzel bir şekilde istismar ediyorlar. En olmadık iftiraları attığınızda bile millet bunu yutuyor. Çünkü cehalet çok yaygın, araştırıp gerçeği ortaya çıkarma çabası sıfıra yakın ve linç kültürü ve bundan zevk alma güdüsü çok baskın.

Bu kültür sadece muktedirlerde değil, mazlumda da var. Onyıllarca mazlum olmuş kitlelerin bugün "sıradaki" diğer mazlumları en acımasız bir şekilde ezmesine ne diyeceğiz?

Hani İsrailoğulları onyıllarca Firavun'un Mısır'ında köle olarak çalışmış, tarihin en mazlum topluluğu olarak tarihin sayfalarına yazılmışlardı. Sonra Allah onları felaha erdirdi, denizi yardı ve Firavun ve ailesini onların gözünün önünde boğdu. Her türlü nimeti ile İsrailoğullarını serfiraz kıldı. Fakat İsrailoğulları her defasında nankör çıktılar, isyan ettiler, daha fazla istediler ve müstakim yoldan saptılar. Mazlumlar (hem de ne mazlumlar) sonra zalime dönüştü. Ve Allah'ın inayeti kesildi, ahirette de kurtulma fırsatını kaçırdılar.

Dua ediyorum ki bugün mazlum olan, ezilen ve her türlü baskıya maruz kalan masum insanlar birgün zalim olmayacak ve bugün yaşadıkları ve belki de onlara sonsuz Firdevs'leri kazandıracak işkence ve cefaları hep ibret dersi olarak tahattür edeceklerdir.

En sonda Üstad'ın ifadesi ile bitireyim: Dünyanın sefasını çok gördük, biraz da cefasını çekelim.

Suriye stratejisi

Son iki haftadır Washington, Boston ve New York çevresinde dolaşıyorum. Birkaç üniversitede "Yeni Türkiye"yi anlatma fırsatı oldu. İnsanların en çok sordukları iki soru var: Tayyip Erdoğan'a ne oldu ve Ankara IŞİD'i destekliyor mu?

Tayyip Erdoğan'ın içinden geçtiği serüveni önceki yazılarımda bir nebze de olsun anlatmaya çalışmıştım. Kafası karışan insanların sordukları soru şu: Bu mesele çok çetrefilli. Erdoğan ve hükümeti daha önce IŞİD'e terörist demiyordu. Sonra bir gecede IŞİD en büyük düşman oldu. Fakat IŞİD'i bitirmek için oluşturulmuş koalisyona da katılmamakta ısrar ediyor. Ankara IŞİD'i destekliyor mu desteklemiyor mu?

Aslında bu karmaşık gibi görünen meselenin çözümü çok basit. Erdoğan ve Türk hükümetinin gaye-i hayali Suriye'deki Beşar Esed rejimini ne pahasına olursa olsun devirmek. Erdoğan ve Davutoğlu'nun hayali birgün Şam'ın en büyük meydanında yüzbinlerce Türk ve Suriye bayraklarını sallayan insanların önünde nutuk atmak. Bunu başarabilmek için ülkeyi içine sokmayacakları bir bataklık yok. Esed rejimini devirmeye müteveccih olmayan hiçbir koalisyon veya operasyonun da bir parçası olmak istemiyorlar.

Esed Erdoğan'ın yakın dostu idi. Birlikte Bodrum'da az çay içmediler. O zaman Suriye'de elbette demokrasiden eser yoktu. "Ama o zaman 200 bin insanın ölümüne sebebiyet vermemişlerdi" söyleyenlerin iddiası da boş. 30 sene önce Hama'da 30 bin insanı katleden de bu rejimdi. Oğul Esed zamanında da 30 bine yakın muhalif zindanlarda işkence görüyordu. Yanlış anlaşılmasın: Esed rejimi ile ilişki kurulmamalıydı veya sadece demokrat ülkelerle dost olunur demiyorum. Önemli olan Türkiye'nin milli çıkarları; ülkenin menfaati neyi gerektiriyorduysa o yapılmalı idi.

Mart 2011'de başlayan olaylardan sonraki aylarda Davutoğlu ve Erdoğan Esed'i defaetle uyardı. Esed'in reform yapması gerektiği, insanlara ateş açmaması, ordusunu geri çekmesi şeklinde telkinler edildi. Esed'in reform yapabileceğine inanıyorlardı. Davutoğlu iki kere Şam'a gitti, Esed'i iyi niyetli buldu. 9 Ağustos 2011'de tam 6 saat Esed'le görüşme yapan Davutoğlu, Esed'den "ordu birliklerimi Hamas ve Humus'tan geri çekeceğim" sözü aldı. Fakat üç gün sonra bu illerde askeri operasyonlar tekrar devam etti. Erdoğan ve Davutoğlu bu adımı direkt kendilerine hakaret olarak algıladı. Askeri operasyonlara devam etmek Esed'in yoksa rejim unsurlarının mı kararı idi bilemeyeceğim ama o günden itibaren Esed rejimini devirmek için Erdoğan yemin etti.

Gerilim daha da yükseldi. Türk uçağı düşürüldü, Reyhanlı'da 53 vatandaşımız hunharca öldürüldü, sınırlarımızda bombalar patlatıldı. Bu arada Ankara Körfez'den Suriye'ye gidecek olan silahları Suriye'ye gönderiyordu. Bazı silahlar El Kaide'nin bir kolu olan El Nusra Cephe'sine gidiyordu. Amerika bunun önünü almak için 2012 yılında Nusra'yı terör örgütü listesine aldı. O hafta Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu Washington'a uçtu ve dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın yardımcısı William Burns'e "Nusra'yı terör örgütü listesine almanız zamanlama açısından yanlış" dedi.

Türkiye üzerinden Suriye'ye giden Körfez'in silahlarını "doğru kişilere" tevcih etmek için CIA, Türkiye'nin güneyinde kapsamlı bir program yürütüyordu. Böylece silahların radikal örgütlerin eline geçmesi engelleniyordu. Türkiye ise Suriye'de Esed rejimine karşı savaşan her türlü irili ufaklı radikal örgütlere silah ve para gönderiyordu. IŞİD denen terör örgütü büyüyünce, küçük radikal gruplar da bu örgütün içine katılmak zorunda kaldı. Böylece Türkiye'nin sağladığı silahlar IŞİD'in eline geçti.

Esed rejimi bir türlü düşmüyordu. Erdoğan çileden çıkmıştı. Esed rejiminin hava gücünün bu iç savaşta belirleyici olduğunu düşünüyordu. Esed'in hava üstünlüğü olmasa muhaliflerin bu rejimin ordusunu yenebileceğini düşünüyordu. Bu sırada Esed rejimi hayati bir hata yaptı. Kimyasal silah kullandı. Kimyasal silah kullanıldığı hafta ve sonrasında Türkiye'den Suriye'ye silah sevkiyatı zirveye çıktı. Amerika Suriye'yi vurmak için askeri planlar yaptı. Erdoğan Esed rejiminin sonunun geldiğini düşünüyordu. Obama son dakika Suriye'yi vurmaktan vazgeçmesi Ankara'yı müthiş bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Türk hükümeti için Suriye'de "radikal" veya "ılımlı" kavramı diye bir şey kalmamıştı. Her türlü örgüte silah ve para gidiyordu. Erdoğan, Suriye'de radikal bir grubun ülkeyi yönetmesini Esed'e tercih ediyordu.

Birkaç ay önce, IŞİD Suriye'nın doğu ve kuzeyini, Irak'ın da kuzeybatısını kısa sürede işgal ettikten ancak sonra Erdoğan uyanmıştı. IŞİD'in Esed'i devirmekten ziyade kendi devletini kurmak istediğinin farkına varmıştı. Musul'da Türk vatandaşlarını rehin aldığı zaman da başının ağrıyacağını anlamıştı.

Fakat bir ikilem karşısında kalmıştı: Erdoğan, IŞİD'i kanser olarak görüyordu ve gitmesi gerektiğine inanıyordu. Fakat IŞİD giderse yerine Esed'in ordusu geçecekti. Esed'in tekrar Türkiye'nin sınırına kadar gelmesine Erdoğan'ın tahammülü yoktu.

Bu sorunu aşmak için Erdoğan hükümeti Batıya şunu teklif etti: Sadece IŞİD'i ortadan kaldırmak yetmez. Suriye ve Irak'taki hava saldırıları kapsamlı bir stratejinin bir parçası olması lazım. Esed'in de bu hengamede ortadan kaldırılması gerekir. Ankara'nın teklifi şuydu: Esed'in ordusunu mevcut muhalif güçler Türkiye, ABD ve Suudi'lerin eğit-donat programlarından sonra yenmesi mümkün. Fakat Suriye rejiminin hava üstünlüğü muhaliflerin ilerlemesini engelliyor. O yüzden Suriye üzerinde uçuşa yasak bölgenin oluşturulması lazım. Bu arada Suriye'nin içinde 5 km derinliğinde güvenli bir bölge oluşturulacak ve rejim muhalifleri burada eğitilip donatılacaktı.

ABD ve Batılı ülkeler bu stratejiyi açıktan reddetmeseler bile, Suriye ve Irak stratejisinde bunun öncelik olmadığını ve planları içerisinde bulunmadığını belirttiler. Erdoğan ise "güvenli bölge, uçuşa yasak bölge ve muhalifler için eğit-donat programları olmazsa Türkiye koalisyona katılmaz" dedi. Türkiye'nin IŞİD aleyhine oluşturulan koalisyona katılması müttefikleri için çok büyük bir önem arzediyor. Özellikle ABD ve müttefiklerinin İncirlik'teki askeri üssü kullanması lojistik açıdan Suriye ve Irak'taki hava saldırılarını kolaylaştıracaktır. Fakat Türkiye buna müsaade etmiyor.

Suriye rejimi ile ilgili bir strateji çizilmezse de Türkiye'nin koalisyona katılmayacağı da açıktan belirtiliyor.

Türkiye'nin önünde iki tehdit var. IŞİD ve Esed rejimi. IŞİD'in birincil tehdit olmasına rağmen, Erdoğan Esed'e takılıp kalmış durumda. Ankara, IŞİD'in bitirilmesinin Esed'in daha da güçlenmesi anlamına geleceğinin farkında. Ankara'nın vizyonsuz, boyunu aşacak ve herkesten sır gibi sakladığı Suriye politikaları sayesinde Türkiye çok zor durumda bırakılmıştır. Türkiye'nin sadece Kobani'de takındığı tavır yüzünden ülkede nasıl kıyametin koptuğu ortada. Esed'i devirmek için ülkeyi savaşa bile sokacak kadar bilenmiş bir hükümetin memleketi nasıl derin bir kaosa sokacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bundan sonra hükümetin en azından atacağı adımlar ve Suriye politikalarının Meclis'te ve kamuoyunda tartışılması lazım. Geçmişte bu kadar vahim hataların yapılmasına rağmen hala koca bir ülkenin savaş riski dahil her türlü tehlikenin eşiğinde olmasına karşın hiçbir politikası kamuoyunda tartışılmaya açılmıyor. Tam 100 sene önce girilen 1. Cihan Harbi'nde olduğu gibi...

12 Ağustos 2014 Salı

Reva mıdır?

Bu milletten vefa bekliyorlardı.

Belki de şöyle düşünüyorlardı: Türkiye'de hemen hemen herkesle oturup en azından çay içmişliğimiz var, çocuğu ile bir saat bile olsa ders çalışmışızdır, küçük de olsa şöyle veya böyle yardımımız dokunmuştur. 40 yıldır her gelen bir sağdan bir soldan vurmuş ama bu fedakar insanlar savrulmamış, akidelerini dünya menfaatlerine satmamışlar. Hizmet camiasına bu kadar açıktan muharebe ilan eden bu hükümete de "yok artık" deyip savunacaklardı. Belki de bunlar beklentileri idi.

Fakat olmadı.

Başbakan gülerek "vurucam kırbacı, vurucam kırbacı" dedikçe, büyük bir kesim de alkış tuttu. Mazlum inliyor, zalim de mazlumun ahını ney diye dinliyordu. Sanki onyıllarca bu millete hizmet eden bu camia değildi. Sanki her 10 senede bir milletin seçtiği iktidarları bu cemaat alaşağı ediyordu. Sanki bu camia Güneydoğu'da mafya birlikleri kurup Kürt muhalifleri asit kuyularında eritiyordu. Sanki bu camia onyıllarca insanları cehalet ve fakirlik içinde bıraktı. Sanki bu camia devleti ele geçirip milletin malını yemeye çalıştı, yemeyenlere de "keriz" ismini taktı. Sanki spordan sanata Türkiye'nin her alanda gelişmesine bu camia hiç mi hiç katkıda bulunmadı, aksine hep zarar verdi. Sanki eğitimden insani yardıma sadece Türkiye'de değil bütün dünyada "kimse yok mu?" diyenlerin yardımına bu camia koşmadı. Sanki insanların haritada gösteremedikleri ülkelere gidip şanlı bayrağımızı bu camianın fedakar ve adanmış mensupları dalgalandırmadı. Sanki Türkiye'nin bir numaralı düşmanıymış gibi muamele gördü. Böyle düşünmeyenler de ya sustu ya da "ama siz de çok hata yaptınız" dedi.

Ne olursa olsun, bu yapılanlar reva değildi.

Herkesin kabul ettiği bir gerçek var -- Tayyip Erdoğan Hizmet'i bitirmek için yemin etmiş ve bunu en ilkesiz, hukuk normlarına sığmayacak bir şekilde ve en acımasız bir surette hayata geçirmek için elinden geleni yapıyor. Peki bu kadar hukuksuzluk, gadr ve zulüm varken neden insanımız sessiz? Neden kimse "yanlış yapıyorsunuz?" diye bunların önünde durmuyor. AKP'yi destekleyen milyonların içinde hiç mi vicdanlı birisi yok da çıkıp "bu kadar da olmaz ama" demiyor? Kime bu soruları sorsanız şu cevabı alıyorsunuz: Siz de zamanında sessiz kaldınız.

Öyle mi acaba?

Hizmet mensupları sahabi mesleğine matlup fedakar insanlar olsalar bile bir sahabi topluluğu asla değil. Mükemmel bir mü'min olduklarını hiçbir zaman iddia etmediler. Her zaman acz ve fakrlarının farkında, kendilerini sıfırlayan ve sahip oldukları bütün güzellikleri Allah'a tevdi edebilen bir topluluk olmaya gayret ettiler. Elbette Hizmet mensupları kusurdan münezzeh değiller. Elbette tarihin çeşitli safhalarında yanlış kararlar almış, yanlış adımlar atmış olabilirler. Fakat hiçbir zaman şahsi istikbal düşüncesi, makam arzusu veya para hırsı bu yanlış adımların atılmasında zerre rol oynamamıştır.

Hizmet dünyadaki diğer insan hakları örgütleri gibi aktivist bir hareket değil. Hizmetin tek gayesi var: İslam dünyasının ayağındakı prangalar olarak gördüğü cehalet, tefrika ve yoksulluğu ortadan kaldırmak. Bu kutsal hedefe ulaşmak için de tek yolu eğitim olarak görür. Her hayırlı işin muzır manileri olduğundan insi ve cinni şeytanlar da bu Hizmetin fedakar hadimleri ile tarih boyunca çok uğraşmışlar, hala da uğraşmaya devam ediyorlar. Camianın bu millete ve insanlığa hizmet etmesini sindiremeyen her türlü çevrelerin Hizmet'e zarar verememesinin tek yolu hukukun üstünlüğünün korunduğu ileri demokrasinin bu ülkeye gelmesi idi. İleri demokrasinin Türkiye'de ayak açıp yürümesi için yıllarca çaba gösteren bu camia oldu. AB sürecini desteklemesinden, Kürt ve gayr-i Müslim azınlıklara haklarının tanınması, darbe ve darbe teşebbüslerinin yargılanmasını, derin devletin çürütülmesi ve ordunun siyasetten itilip çıkarılması gibi bir çok alanda özellikle AKP'nin bu istikamette attığı siyasi adımlara destek oldu. Bu süreçte haklı veya haksız birçok kalp kırmış olabilir, suçlu insanlar yargılanırken tutuklama furyası sırasında bazı insanlara medya üzerinden haksızlık yapılmış olabilir. Fakat bu süreçlerin hiçbirinde Hizmet'in herhangi bir istikbal endişesi veya devleti ele geçirmek gibi bir derdi olmadı, olamaz. Böyle bir hedef ve gayesi varsa veya olacaksa ömrü de uzun olmaz. Çünkü devletin kucağında oturan herkes er ya da geç bitmeye mahkumdur.

Son 10-15 yıllık bir süreçte gizli veya açık Hizmet mensupları ülkede haksızlığa uğramış kesimlerin şöyle veya böyle desteklemeye çalıştı. Bazı durumlarda muktedir olamadığı için belki de sessiz kalmayı yeğledi. Daha önce de belirttiğim gibi, Hizmet bir insan hakları savunucusu örgütü olmadığından, her mağdur olmuş kesimle ilgili adım atması veya görüş bildirmesi mümkün değil, böyle bir gücü de zaten yok. Dershane ve müteakip süreçte bu kadar cansiperane ortaya çıkıp hükümeti karşısına alması ve bu konuda savunmaya geçmesini neden yadırgıyorlar anlamış değilim. Dershaneler, Hizmet mensuplarının dişi ile, tırnağı ile onyıllarca vücuda getirdiği eğitim kurumlarıdır. Sizce diğer mağdur kesimlerden ziyade bu meselenin üstüne düşüp savunması normal değil mi? Hizmete yakınlığı ile bilinen medyaya müthiş baskıların olduğu bir dönemde Hizmetin basın özgürlüğü ile ilgili sesinin gür çıkmasını yadırgayanları da anlamış değilim. Sizce diğer mağdur gazete ve gazetecilerden ziyade kendisini savunması en normal bir insan refleksi değil mi? Nasıl bir baba veya anne kendi evladını savunurken başka birisi "neden şurada saldırı altında olan çocuğu da savunmadın, samimi değilsin" diyemez ve derse haksız olur, aynen bunun gibi de kimse Hizmet'e "başka konularda sessiz kaldınız veya sesiniz az çıktı, samimi değilsiniz" diyemez.

Tekrar etmekte fayda var: Hizmet'in herkese sahip çıkacak gücü yoktur ve tarih boyunca iktidarı nisbetinde ya eli ile, ya dili ile, ya da kalbi ile kötülüklere en azından buğz ederek karşı çıkmıştır, mezalimlerin bir şekilde karşısında durmuştur. Bu hükümetin kendilerini bitirmeye çalışmasını bile Hizmet 2-3 senedir daha açık bir şekilde sezmesine ve hissetmesine rağmen yine alttan almaya çalışmış ve "masum insanlar zarar görmesin, kaybeden Türkiye olmasın" diye "dişini biraz daha" sıkmaya çalışmıştır. Kendisini hedef alan bir hükümete karşı bile gücü olmadığı için ve Türkiye'nin kazanımlarının zarar görmemesi yüzünden müsamaha göstermiş bir hareketi nasıl olur da diğer kesimlerin mağduriyetlerine "sessiz kaldı" şeklinde suçlarsınız? Keşke bu ülkede herkesin hak ve hukuku gözetilse. Keşke en adi suçlardan yargılananlar bile hak ihlali ile karşı karşıya kalmasalar. Keşke bu ülkede herkes özgürce yaşayabilse, kimse mağdur edilmese. Ama gel gör ki "paralel devlet" safsatası ile suçlanan bu Hizmet bırakın diğer mağduriyetleri, kendisini bile gerektiği ölçüde korumaya muktedir değildir.

Burada Hizmet mensupları "suçsuzdur, tertemizdir" demek asla istemiyorum. Sadece bir gerçeğe parmak basmak zorundayım. Türkiye'de Kemalistler dışında yakın zamana kadar hemen hemen her kesim bir şekilde mağdur olmuştur. En son AKP döneminde de Kemalistler mağdur edilmişlerdir. Fakat ilginçtir, Türkiye'de hiçbir kesim diğeri mağdur olurken sesini çıkarmamıştır. Gayr-i Müslim azınlıklardan Gezici'lere, oradan da Hizmet mensuplarına kadar hep mağdur olan kesim yalnız bir şekilde haklarını savunmaya mecbur olmuş, kimse onların muavenetine koşmamıştır. Türkiye'de böyle bir gerçek varken Hizmeti enaniyet ve kendisini düşünmekle suçlamak haksızlıktır. Allah aşkına, Hizmetin gücü ve iktidarı oldu da mazlum birilerine el uzatmadı mı? Bu soruya cevabınız "evet" ise, demek ki Gülen hareketinin asıl gücünü çok abartmışsınız. Eğer güçlü olsaydı, dershaneler gibi bu millete sadece fayda sağlayan bir kurumların kapatılmasını engelleyebilirdi. Kendisine bile uzanan elleri bükmekten aciz bir hareketten himmet beklemek safdilliktir.

Hizmet mensuplarının çok hatası olabilir. Fakat elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin: Bir senedir Hizmet mensuplarına yapılan bu haksızlıklar acaba kime kaybettiriyor? Sadece Türkiye'nin menfaatleri için çalışan bu hareketin susturulup bastırılması, hizmetlerinin durdurulmasından zarar görecek bu memleket değil midir? Bütün hata ve yanlışlarına rağmen, bu kadar yapılan baskı ve zulümler reva mıdır? Türk bayrağının bütün dünyada gururla dalgalanmasını kendilerine gaye-i hayal yapmış bir topluluğu ihanetle suçlamak hangi vicdana sığar, söyler misiniz?

Vicdanınıza sesleniyorum.

Allah rızasını maksat yapan bir hareketin elbette ki muini yine Allah'tır. O'nu bulan neyi kaybeder ki?

Yavuz hırsız

Özellikle Batı ülkelerinde mafyanın en etkili mücadele taktiği ikiyüzlülüktür. Mesela, insan kaçaklığı yapan bir örgütün mensupları genelde insan kaçakçılığı aleyhindeki kampanyalarda önde giderler. Uyuşturucu ticareti yapan bir mafya, yüklü bağış ve kampanyalarla "uyuşturucu ile mücadele" dernekleri kurar ve sözde uyuşturucu ile mücadele ederler. Kara borsa işi yapan diğer bir mafyanın üyeleri ise sürekli ve her ortamda kara borsadan yakınır ve bununla mücadele etmek için sözde inisiyatiflerde bulunurlar.

Yaptıkları cinayetlerin üstünü kapatmak için böyle sözde kampanyalarla diğer insanların dikkatlerini kendilerinden savarlar. Öyle bir algı oluştururlar ki, yarın birileri bu insanları bu noktada suçladıkları vakit, çevrelerindeki dostları "asla olamaz" deyip destek verirler. Her türlü kara işi yapan mafya örgütleri, öldürdükleri insanların cenaze törenine katılmak gibi ikiyüzlü davranışlarla hayatta kalmayı başarabilen en etkili teşkilatlardır. Son dönemde Türkiye'de gelişen olaylara baktığımızda bu taktiği sadece mafya değil, AKP hükümeti de halkı kandırmak için en etkili bir strateji olarak izliyor.

Erdoğan, "biz gücümüzü milletten alıyoruz" derken yalan söylemiyor. Doğru, güçlerini halktan alıyorlar; çünkü milleti kandırmayı çok iyi biliyorlar. İnsanları yanlış bilgilendirerek ve algı operasyonları ile ciddi bir kesimin desteğini elde ediyorlar. Peki insanları nasıl kandırıyorlar?

Erdoğan ve güruhunun konuşmalarını dikkatle incelediğinizde, aslında bilaperva yalan söylediklerini, bundan zerre utanmadıklarını ve "yok artık" dedirtecek ifadeler sarfettiklerini göreceksiniz. Bu kadar açık yalan söylemek stratejilerinin bir parçası. Hiçbir zaman savunma yapmazlar, en adi yalanları söyleyerek saldırıya geçerler, hem kendilerini dolaylı yolla savunurlar, hem de muhaliflerini zor durumda bırakırlar. Konuşmalarında her zaman en suçlu olduğu noktalara vurgu yapar ve tamamen farklı bir algı oluşturarak halkın bir bölümünü diğerine karşı kışkırtırlar. Mafyanın yaptığı gibi, kirli çamaşırı olduğu her yerde tam tersini söyleyerek insanları kandırırlar. İtiraf etmek gerekirse, bu anlamda çok başarılı oldukları söylenebilir.

İstanbul başta olmakla Türkiye'yi şantiye alanına çeviren bir hükümet olmasına rağmen, hep "en çevreci hükümet biziz" derler. Bölgede ve dünyada itibarı sıfırlanmasına rağmen, "bizden izinsiz Ortadoğu'da bir yaprak bile düşmez" diyebilme cüretini gösterirler. İsrail'le her türlü iş çevirmesine rağmen, ortaya çıkmasın diye en anti-Semitist ifadelerle her gün İsrail aleyhine bağırıp çağırırlar. İşçi haklarında sınıfta kalmalarına rağmen ve Soma'da 301 şehitin hesabını halen vermemelerine karşın, "bizim dönemimizde madenciler gün yüzü gördü" diyecek kadar cahil cesaretlidirler. 12 yıldır iktidar olmalarına, özel veya devlet sektöründe çalışan hemen hemen herkesi bir şekilde AKP'ye sadık olmaya zorlayan bir hükümet olmasına rağmen, hep "mazlumum" iniltileri dinlettiyorlar. İnsanları akılalmaz zulüm yöntemleri ile susturmaya çalışmalarına rağmen meydanlarda utanmadan "Zalimler için yaşasın Cehennem" sloganları atabiliyorlar. İstihbarat teşkilatları ile herkesin mahremine girmelerine, telefonlarını dinleyen bir hükümet olmasına rağmen, yolsuzluk soruşturması kapsamında mahkeme kararı ile dinleme yapanları suçlayacak kadar yüzsüzdürler. Bütün uluslararası basın örgütleri tarafından en son sıralarda gösterilmelerine rağmen hala "basınımız özgür, istediklerini yazabiliyorlar" söyleyebiliyorlar.

Sormadan edemiyorum: Nasıl oluyor da bu hükümet en çok suçlandığı noktalarda hep diğerlerini suçluyor? İşte mafya taktiği olan ikiyüzlülük dediğimiz bu olsa gerek.

İnsanları yatak odalarına kadar dinle, ortaya çıktığında inanmasınlar diye başkalarını bunu yapmakla suçla.

Her türlü yüzkızartıcı hırsızlığı irtikap et, üstü açıldığında hiç kimse itibar etmesin diye "dürüst" ayakları yap.

1930'lardan bu yana görülmemiş bir parti devleti kur, sonra da CHP'nin tarihini sorgula.

Devletin bütün kaynaklarını hoyratça kullanarak devlete darbe indir, sonra da başkalarını darbecilikle suçla.

Bu kadar suça karışmış ve her gün biraz daha Türkiye'yi uçuruma götüren bir hükümetin hala milyonlarca destekçisinin olması, AKP'nin bu algı operasyonunda ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.

Filistin'i sömürmek

Günlerdir ortada bir tezvirat dönüyor. İlk önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konuştu: "Şanssız bir açıklama" dedi. Sonra bugün de Erdoğan meydanda Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu'na Filistin meselesinde ağır ithamlarda bulundu. Şunları söyledi:

"İşte şimdi çıkmış adayların bir tanesi ne diyor, Aman Yarabbim, 'Filistin meselesinde Türkiye tarafsız kalması gerekir' diyor. Şu hale bak yahu. CHP'nin, MHP'nin adayı bunu söylüyor. İsrail bombaları yağdırıyor, savunmasız insanlar ölüyor, hala 'Filistin meselesinde tarafsız olacaksın' diyor. Bu ne anlayıştır?"

Siyasi tartışmalar bir kenara ama birisine söylemediği bir şey üzerinden saldırmak hangi siyasi etiğe sığıyor? İnsanların bunu araştırmayacağını, tekrar dönüp o bir saatlik Taha Akyol röportajını izlemeyeceğini bildikleri için, muhalifinde eksik bir şey bulamayınca uydurmaya başladılar. Nasıl olsa İhsanoğlu sonra çıkıp "Ben böyle bir şey söylemedim" derse, "İşte çarktı, kıvırdı deriz" diyorlar.

İlk önce şunu belirteyim: İhsanoğlu'nun "Filistin meselesinde Türkiye tarafsız kalması gerekir" diye bir ifadesi yok. Bu tamamen havuz medyası ve kara troller tarafından üretilmiş, uydurulmuş bir ifade. Taha Akyol röportajın başında, Ortadoğu'yu iyi bilen İhsanoğlu'na Suriye ve Irak'taki durumu soruyor. İhsanoğlu da Türkiye'nin bu çatışmalarda taraf olmasının "milli menfaatlerimizle ilgili olmadığını" söylüyor. Bu ifadeyi alıp "Filistin konusunda tarafsız olmalıyız" şeklinde başlık atan gazete, televizyon ve internet medyasının bırakın gazetecilik etiğini, insanlıktan nasipleri yok. Amaç belli; aylardır masum insanları İsrailci'likle suçlayan muktedir ordusu, şimdi de eksiğini bulmakta zorlandıkları İhsanoğlu'nu da İsrail'in yanında durmakla suçluyorlar.

İhsanoğlu'nun Suriye ve Irak hakkında sarfettiği ifadelerin altına imzamı atıyorum. Türkiye bu ülkelerde mazlumun falan arkasında değil. Çok komplike bir savaşın içinde hangi tarafa oynayacağını şaşıran, hep kaybeden ve meseleleri daha da çetrefilli hale getiren bir aktördür. Suriye'de o kadar facianın bir anlamda sorumlusu olan bu insanlar hala yüzleri kızarmadan "biz mazlumun yanında olduk" diyorlar. Bu konu da tartışmaya açık fakat bunun Filistin meselesi ile ilgili uzaktan, yakından bir ilgisi yok.

İhsanoğlu'nun Suriye ve Irak'la ilgili söylediği o malum ifadeden sonra, Ortadoğu'daki genel dengeleri anlatmak açısından, İsrail'le ilişkileri muhafaza etmenin öneminden bahsediyor. İsrail'de Türkiye'nin diplomatik misyonunun olması hem Arap, hem de İslam dünyasının çıkarları için elzem olduğunu söylüyor. Bunu da herhalde "Filistin konusunda tarafsız olmamız gerekiyor" şeklinde anlamanız aklınıza hakaret olur, değil mi? Yoksa birisi çıkar da önünüze Ariel Şaron, Ehud Olmert, Tzvipi Livni ile ilgili Erdoğan'ın ve hükümetinin yıllarca süren iyi ilişkilerini ortaya koyar. 2009 yılına kadar Gazze'yi bombalayan uçakların Konya'da eğitim uçuşu yaptığını söyler. Milli askeri sırları barındıran Heron'ların İsrail üretimi olduğunu ve birkaç sene önce İsrail'den satın alındığını anlatır. İsrail'le ilişkileri muhafaza etmek Filistin davasına ihanetse eğer, en başta bu ihaneti Tayyip Erdoğan yapmıştır. Oğlunun İsrail'le ticareti ile de hala da yapıyor demektir.

Türkiye, hangi hükümet iktidarda olursa olsun, her zaman Filistin davasının yanında olmuştur. İsrail Kudüs'ü 1980 yılında kendi topraklarına ilhak edip başkent ilan ettiği vakit Türkiye protesto etmiş ve hiçbir zaman diplomatik misyonunu Tel-Aviv'den Kudüs'e taşımamıştır. Ayrıca Kudüs'teki Filistin misyonunu da hiçbir zaman Ramallah'a taşımamıştır. İsrail'le her türlü siyasi ve askeri ilişki içinde olan bir Türkiye'nin onyıllarca Filistin davasına sahip çıkması Erdoğan'la ortaya çıkan bir şey değil. Erdoğan'ın meydanlarda Filistin'le ilgili söylediği şeyler sadece kör şecaat ve cahil hamaseti değil, aynı zamanda Gazze'deki mazlumların acısını da sömürmektir.

Türkiye'de 12 yıllık iktidarı ile İsrail'le hem siyasi, hem askeri, hem ticari her türlü yakın ilişki içinde olan bir iktidarın masum insanları ve benim gibi İsrail'e ayak basmamış birisini İsrail yanlısı veya ajanı olarak suçlaması cerbezenin dibi ve iftiranın en ahlaksızcası olsa gerek. Siyasi muhaliflerine "İsrail uşağı" yakıştırması yapmak en ilkel Ortadoğu toplumlarındaki diktatörlerin, muhaliflerini susturmak için kullandıkları bir şey. Esad'dan Kaddafi'ye herkesin ağzında sakız olmuş bu suçlamaya maalesef Erdoğan'a alkış tutanlar da safiyane inanıyor.

Dövme

"Bu dövmeler ne? Niye böyle vücuduna zarar veriyorsun. Yabancılara aldanmayın. İleride Allah muhafaza kansere varıncaya kadar her şeyi yapar. Çok tehlikeli.”

Bu ifadeler Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait. Bugün açılışını yaptığı bir spor tesisinde kendisini karşılamaya gelen 18 yaşındaki milli bir futbolcuya, milyonların seyrettiği bir ortamda attığı bir fırça. Türk milleti artık bu adamın böyle tavır ve davranışlarına alıştı. İşin trajik yönü şu: Başbakanı seven insanlar bu ifade başta olmakla buna benzer sözlerden hoşnut oluyorlar.

Her şeyden öte böyle sözlerden memnun olmak başkadır, bunu söylemenin doğru olup olmadığı meselesi tamamen başkadır. Ben ailemin herhangi bir ferdinin dövme yaptırmasını yasaklarım, çevremde böyle niyeti olan arkadaşları da vazgeçirmek için uğraşırım. Fakat benim gibi sıradan insanların mükellefiyeti iyiliği emredip, kötülükten nehyetmek olduğu için, yaptırım gücüm olmadığından dolayı benim bu anlamda tanzim faaliyetlerim sorun teşkil etmez. Ancak her beyan ettiği cümlenin devletin resmi politikası anlamına gelen Başbakan gibi mesul bir şahsiyetin, herkesin önünde küçük bir çocuğu azarlaması ve insanların özel hayatları ile ilgili yorumda bulunması asla kabul edilebilir bir durum değil.

Burada bir şeyi açıklığa kavuşturmak gerekiyor: “Başbakan haksızdır” demiyorum. Dövmenin haram olduğunu bildiği için rahatsız olmuştur ve bir şekilde sağlık tarafını öne çekerek ikazda bulunmuştur. Fakat bu kadar uyarılmasına ve eleştirilmesine rağmen halen kendi şahsi kapasitesinde hareket etmekte ve koca bir devleti temsil ettiğini unutmaktadır. İnsanların özel hayatlarına bal gibi bir müdahele olan bu hareket ya cehaletindendir, ya da aşırı gücün vermiş olduğu umursamazlıktandır.

Maalesef Erdoğan’ı sevenler, özellikle yeni neslin ahlak sorunu olduğundan şikayetlenen veliler Başbakanın böyle uluorta ahlak dersi vermesinden ziyade memnun olup alkışlamaktadırlar. Öyle zannediyorlar ki, Başbakan böyle davranınca sorunlu eşhas sağdan hizaya gelecek. Tam tersi oluyor.

Siyasetçinin vazifesi toplumu eğitmek veya ahlak dersi vermek değil. Bu işi yapan okul, dershane, vakıf, cemaatler, topluluklara yol açmak; onların özgürce faaliyet icra etmesinin önündeki engelleri bertaraf etmek ve bu anlamda destek çıkmaktır. Bu noktada zaten yasalara aykırı bir icraat sözkonusu ise, bu çerçevede kanunlara uygun bir şekilde gereği ne ise yapılır. Kadınların ne kadar çocuk sahibi olmasından, nasıl doğuracağına ve ne renk ekmek tüketilmesine kadar her türlü konuda yorum yapan ve tavsiyede bulunan Başbakan, ülkede sebep olduğu ayrışmanın herhalde farkındadır.

Başbakanın, ihale karşılığı işadamlarından imam-hatip yapılmasını talep etmesi ve yüzmilyonlarca dolar haraç almasını, konuştuğum bir AKP’li “parayı topluma geri kazandırmak” olarak nitelemişti. Vakıf ve cemaatlerin bağış toplamaları, kampanya yapmaları ve işadamlarından bağış talep etmeleri dünyanın her yerinde olağandır. Hiçbir işadamı veya sıradan vatandaş bağış yaptığı kampanya veya vakıfa zorla para göndermiyordur. Bunu dini veya başka saiklerle gönüllü yapıyordur. Bağış kampanyası düzenleyen birisinin işadamlarından bağış talep etmesinde herhangi sorunlu bir nokta yoktur. Fakat devletin başındaki bir siyasetçinin, bütün ticari başarısının devletle iyi geçinmeye bağlı olan bir işadamından bağış istemesinde bir garabet yok mudur? O bağışı TÜRGEV’e yatırmayan işadamı acaba yarın bir daha büyük bir ihale alabilir mi? Başbakanın talebini geri çeviren bir işadamı, her gün muhatap olduğu hangi bürokratla bundan böyle iş yapabilir? Bilmem kimin bahşişini önceden vereceksin diyen Acem çocuğu acaba yaptığı bağışları Allah rızası için mi yapıyor?

Başbakan için, “milyoner işadamlarından haraç alarak iyi yapıyor” diyen insanlar, acaba Erdoğan’ın konumundan dolayı o bağışların rahatça tahsil edilebildiğinin farkında değil mi? O haraçlar karşılığında devlet kaynaklarının hoyratça o insanlara peşkeş çekildiğini güya bilmiyorlar mı?

Nasıl devletin içindeki bu haraç ve rüşvet ağı gönüllülük esasına dayanmıyor ve dayanması da mümkün değil; öyle de Başbakanın açıktan yaptığı ahlak teşvikleri de toplumda hüsn-ü kabul görmüyor ve ters tepiyor.

Basit bir örnek: Üniversite son sınıf. Önemli bir sınavınız var. Geçemezseniz mezun olamıyorsunuz. O sınavın hocası da sınıfa gelerek bir projesini anlatıyor ve bağış talebinde bulunuyor. Kağıt üzerinde masumca görünen bu talebin aslında ne kadar tehlikeli bir istek olduğunu görmemek mümkün mü? Acaba o hocaya şirin görünmek için bağış yapmayacak bir öğrenci olabilir mi? Mezun olabilmek için hocanın eline bakan öğrencilerden böyle bir talepte bulunmayı hangi ahlak ilkeleri ile tevil edebilirsiniz?

Ben yazılarımla insanları irşad etmeye çalışabilirim. Bir yaptırım gücüm olmadığı için insanlar ya önem verir amel ederler, ya da yüz çevirip giderler. Fakat yasa yapma ve yasaklama gücü olan bir Başbakanın bu konularda yorum yapması toplumda nasıl algılanıyor azacık düşünmekte yarar var.

Sevgili Peygamberimizin en büyük gücü, tebliğ ettiği hakikatleri en güzel şekilde hayatı ile ortaya koyup temsil etmesi idi. İslam devletinin başına geçene kadar kapı kapı dolaşarak dinini anlattı. İslam dini kanun ve nizamla değil, bu şekilde intişar edip büyüdü. Her gittiği kabileye İslam dinini uzunca anlattı ve kimseye baskı yapacak, yaptırım yapacak bir gücü de zaten yoktu. Dinde zorlama olmadığını Kur’an bizzat ifade buyuruyor (Bakara 256). Toplum fertlerinin yüksek ahlak sahibi olmasını istiyorsanız, tebliğ etmek istediğiniz güzellikleri yaşamanız yeterli. Zorla güzellik olmaz.

“Ama Başbakan kimseyi zorlamıyor?” diyebilirsiniz. Başbakan konumunda olan bir insan, zorlamasa bile söylediği her ifade devlet politikası olarak algılanıyor, bu şekilde hayat tarzı benimsemiş insanları rencide ediyor ve toplumda ayrışmayı körüklüyor. Basit bir mantıkla anlaşılabilecek bir meseleyi Başbakanın hala inatla görmezden gelmesini anlamakta güçlük çekiyorum.