Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın en son seçimlerde halkın yarısının oyunu almasının üstünden bir buçuk yıl geçti ve 90’lı yıllardan bu yana şiddet sarmalının bu kadar derinleştiği bir dönemde Kürt sorununu çözmek için barış süreci nasıl oldu da başladı?
Barış sürecinin başlama sebebini zamanın iki ucuna bakarak inceleyebiliriz. Birincisi, maziye, ikincisi ise istikbale bakmak gerektir. Arkada bıraktığımız birkaç yılda vuku bulmuş hadiselere baktığımız zaman, barış sürecini olumlu yönde etkileyecek bir olayın gerçekleştiğini görmek aslında hiç de mümkün değil. 2011'in başından itibaren Başbakanın milliyetçi söylemleri daha da sertleşmiş, seçilen Kürt siyasetçilerden bazıları içeriye atılmış, BDP ile görüşme süreci akamete uğramış, KCK tutuklamaları had safhaya çıkmış, Ağustos 2011’den itibaren hem Şırnak-Hakkari mevzilerinde hem de Kuzey Irak’ın Suriye ve İran sınırlarında askeri operasyonlar hız kazanmıştır. Kürt sorununun barışçıl çözümü için hemen hemen hiç bir sebeb görünmemektedir.
Gelecekte vuku bulmasını beklediğimiz olaylara baktığımızda ise yeni bir anayasa, yerel seçimler ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini görüyoruz. Yeni anayasada Kürtlerin kimliğinin açık bir şekilde belirtilmesi gibi çetrefilli meseleler dahil, anayasada buna benzer diğer tartışmalı maddelerin yazılması veya kabul edilmesi önümüzdeki senelerde mümkün gibi gözükmüyor. Yerel seçimlere baktığımızda ise, BDP’nin AK Partiyi hezimete uğrattığı il ve ilçelerde yerel yönetimleri barış sürecinin getireceğini sonuçlarla bir sene gibi kısa bir sürede geri almak neredeyse imkansız. Devlet ne kadar da PKK sorunun Kürt meselesinden ayrı tutmaya
çalışsa da, şurası bir gerçek ki PKK’yı ve onun siyasi uzantısı olan
BDP’yi özellikle Güneydoğu’da geniş halk kitleleri destekliyor ve onları
muhatap almadan bir adım yol alınamaz.
Geriye bir tek Cumhurbaşkanlığı seçimi kalıyor.
Bunlar hepsi spekülasyon ama Başbakan Erdoğan’nın başkanlık sistemine geçiş istediği bir ülkede bunlar ihtimal dışı değil. Son anketler, halkın Cumhurbaşkanlığı koltuğunda Abdullah Gül’ü Erdoğan’a tercih ettiğini gösteriyor. Bu sorunu aşmanın ve Başkanlık için geniş halk kitlelerin oyunu almanın yolu, ülkenin önünde duran meseleri çözmekten geçiyor. Bunlardan en öne çıkan üçü: İşsizlik, yoksulluk ve Kürt sorunu. İşsizlik ve yoksulluk sorunu Başbakan Erdoğan’ın daha fazla irade gösterip de çözeceği meseleler olmadığından, halkın ezici çoğunluğunun oyunu almak için Kürt sorununu sonsuza kadar gömmek daha akıllıca bir politika olacaktır. Başbakan Erdoğan'ın da Kürt meselesini çözmek için barış sürecini hızlandırması ve olumlu mesajlar vermesi, Başkanlık seçimlerinde "bütün halkın" başkanı olabilmesi ile bağlantılı olabilir.
21 Ocak 2013 Pazartesi
19 Ocak 2013 Cumartesi
Kürt korkusu
Aslen Azerbaycan’danım. Ülkemin Ruslar tarafından tamamen işgali 1828 yılında tamamlanmıştı. 1918-20 yılları arasında bağımsız Azerbaycan Halk Cumhuriyeti kurulsa da, Sovyetler Birliği tekrar 70 sene boyunca ülkemi işgal etti. İşgal boyunca Azerice ve Rusça ülkenin resmi dili idi.
Sovyetler Birliği tarihin görmüş olduğu en vahşi bir sistemle yönetiliyordu. Stalinin muhafazakar ve muhalif entelektüellerden 20 milyon insanı katlettiği söyleniyor. Ülke demir yumrukla yönetiliyordu. Fakat Azerice’nin tamamen yok edilmesi ile ilgili geniş çaplı bir saldırı yoktu. Sokaktaki insanlar, radyo ve televizyonlar Azerice yayın yapabiliyor, okullar Azerice eğitim veriyordu. Ancak insanlar çocuklarını Rus okullarına kaydettirmek için adeta yarış içerisindeydiler. Çünkü iyi düzeyde Rusça bilmek ülkede yaşamanın olmazsa olmazıydı. Belki Rusça bilmeden tarlada çalışıp geçiminizi sağlayabilirdiniz ama iyi bir eğitim alıp, makam mevki sahibi olamazdınız.
Kimse insanları Rusça öğrensin diye zorlamıyordu. Ancak insanlar işgalcilerin dilini öğrenmek için çaba gösteriyorlardı. Bu düşünceyle, annem de beni ve abimi Rusça eğitim veren anaokuluna kaydettirmişlerdi. Daha iki-üç yaşındayken Rusça konuşmaya başladım. Rusça konuştuğum için ülkeme ihanet etmedim, halkımı Ruslara satmadım.
Türkiye’de yıllarca Kürt kimliği ve dili inkar edildi. Halen parmakla sayılır üniversitelerde Kürtçe bölümler var ve bunlar daha yeni açıldılar. Devlet halen Kürtçe eğitim veren okullar açmakta direniyor. Kürtçeyi ancak bu yıl seçmeli ders olarak sundular. Bütün bunların arkasında bir korku var. Bölücülük ve ihanet korkusu.
Öyle zannediyorlar ki Kürtler kendi dil ve kültürlerini iyi öğrenip ülkenin kimyasını bozacak ve ülke netice itibariyle iki ayrı millete bölünecektir. Gerçek şu ki, asıl bölücülük bir millete kendi dilinde öğrenme ve öğretme hakkını tanımamaktadır.
Türkiye’de hiç şüphesiz başarılı olmanın ilk ve olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi iyi düzeyde Türkçe bilmektir. Türkçesi olmayan insanların Türkiye’de iyi bir eğitim almaları ve sosyal merdivende iyi bir konuma gelmeleri ihtimal dışı olmasa da çok zordur. Hiçbir aklı başında anne-baba çocuğuna sırf kendi ana dilini bilsin diye ülkenin resmi dilinden yoksun bırakmaz. Türkiye’de iş-aş sahibi olmak isteyen herkes muhakkak bu ülkenin dilini öğrenmeye mecbur kalacaktır.
Eğer bugün ülkede Kürtçe’nin öğrenilmesi ve öğretilmesinin önündeki bütün engeller kalkarsa, Kürtçeye rağbet de azalacaktır. Güneydoğu ve Doğu’da Kürtçe okullar ve Batıda Kürtçe seçmeli dersler tesis edilse, çok az insan çocuklarını Kürtçe öğreten bir okula gönderecektir. Bunun ana sebebi ülkede Kürtçe bilmenin (sadece Kürtçe bilmenin) çok da getirisinin olmamasıdır.
Nasıl çoğunluğu Müslüman ve Türkçe konuşan Azerbaycan’da Rusça okullara rağbet diğerlerinden daha fazla idiyse, Türkiye’de de daha iyi düzeyde eğitim ve iş imkanlarına götüren Türkçe okullar diğerinden daha fazla ilgi ve alaka görecektir. Bugün insanlar Kürtçe eğitim alma isteyinin arkasında duran en büyük sebeb devletin onyıllarca izlediği baskıcı, inkarcı politikalardır.
Türkçe Kürtçeye, o da öbürüne üstün diller değillerdir. Ancak iktidarda olan ezici çoğunluk, asimile etmek için azınlığın anadil gibi temel haklarını elinden alırsa, bunun ters tepmemesi için hiçbir sebeb yoktur.
Sovyetler Birliği tarihin görmüş olduğu en vahşi bir sistemle yönetiliyordu. Stalinin muhafazakar ve muhalif entelektüellerden 20 milyon insanı katlettiği söyleniyor. Ülke demir yumrukla yönetiliyordu. Fakat Azerice’nin tamamen yok edilmesi ile ilgili geniş çaplı bir saldırı yoktu. Sokaktaki insanlar, radyo ve televizyonlar Azerice yayın yapabiliyor, okullar Azerice eğitim veriyordu. Ancak insanlar çocuklarını Rus okullarına kaydettirmek için adeta yarış içerisindeydiler. Çünkü iyi düzeyde Rusça bilmek ülkede yaşamanın olmazsa olmazıydı. Belki Rusça bilmeden tarlada çalışıp geçiminizi sağlayabilirdiniz ama iyi bir eğitim alıp, makam mevki sahibi olamazdınız.
Kimse insanları Rusça öğrensin diye zorlamıyordu. Ancak insanlar işgalcilerin dilini öğrenmek için çaba gösteriyorlardı. Bu düşünceyle, annem de beni ve abimi Rusça eğitim veren anaokuluna kaydettirmişlerdi. Daha iki-üç yaşındayken Rusça konuşmaya başladım. Rusça konuştuğum için ülkeme ihanet etmedim, halkımı Ruslara satmadım.
Türkiye’de yıllarca Kürt kimliği ve dili inkar edildi. Halen parmakla sayılır üniversitelerde Kürtçe bölümler var ve bunlar daha yeni açıldılar. Devlet halen Kürtçe eğitim veren okullar açmakta direniyor. Kürtçeyi ancak bu yıl seçmeli ders olarak sundular. Bütün bunların arkasında bir korku var. Bölücülük ve ihanet korkusu.
Öyle zannediyorlar ki Kürtler kendi dil ve kültürlerini iyi öğrenip ülkenin kimyasını bozacak ve ülke netice itibariyle iki ayrı millete bölünecektir. Gerçek şu ki, asıl bölücülük bir millete kendi dilinde öğrenme ve öğretme hakkını tanımamaktadır.
Türkiye’de hiç şüphesiz başarılı olmanın ilk ve olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi iyi düzeyde Türkçe bilmektir. Türkçesi olmayan insanların Türkiye’de iyi bir eğitim almaları ve sosyal merdivende iyi bir konuma gelmeleri ihtimal dışı olmasa da çok zordur. Hiçbir aklı başında anne-baba çocuğuna sırf kendi ana dilini bilsin diye ülkenin resmi dilinden yoksun bırakmaz. Türkiye’de iş-aş sahibi olmak isteyen herkes muhakkak bu ülkenin dilini öğrenmeye mecbur kalacaktır.
Eğer bugün ülkede Kürtçe’nin öğrenilmesi ve öğretilmesinin önündeki bütün engeller kalkarsa, Kürtçeye rağbet de azalacaktır. Güneydoğu ve Doğu’da Kürtçe okullar ve Batıda Kürtçe seçmeli dersler tesis edilse, çok az insan çocuklarını Kürtçe öğreten bir okula gönderecektir. Bunun ana sebebi ülkede Kürtçe bilmenin (sadece Kürtçe bilmenin) çok da getirisinin olmamasıdır.
Nasıl çoğunluğu Müslüman ve Türkçe konuşan Azerbaycan’da Rusça okullara rağbet diğerlerinden daha fazla idiyse, Türkiye’de de daha iyi düzeyde eğitim ve iş imkanlarına götüren Türkçe okullar diğerinden daha fazla ilgi ve alaka görecektir. Bugün insanlar Kürtçe eğitim alma isteyinin arkasında duran en büyük sebeb devletin onyıllarca izlediği baskıcı, inkarcı politikalardır.
Türkçe Kürtçeye, o da öbürüne üstün diller değillerdir. Ancak iktidarda olan ezici çoğunluk, asimile etmek için azınlığın anadil gibi temel haklarını elinden alırsa, bunun ters tepmemesi için hiçbir sebeb yoktur.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

