Birkaç yıl öncesine kadar herkesin birbirine küs olduğu Ortadoğu’daki bütün aktörlerle konuşabilen bir Türkiye vardı. Halk ayaklanmalarının olduğu ülkelerdeki iç siyasi dinamikleri yanlış okuyarak yanlış tavır koyduğu için bugün bölgede yalnız bir Türkiye var. Dış politika hatalarına kılıf uydurmaya çalışan Ankara da bunun adını “değerli yalnızlık” koymuş.
Yüzyıllardır süregelen uluslararası politika geleneğinde, tehdit olarak görülen ülkelere karşı oluşturulan ittifaklar, başarılı bir dış politikanın sonucu olarak algılanmıştır. Dış politikadaki başarının en önemli ölçeği bir devletin ortak güvenlik çıkarlarını birlikte koruyabileceği koalisyonlar oluşturabilme kabiliyetidir. İzlediği politikalar ne kadar ahlaki ilkeler üzerine bina edilirse edilsin, eğer bir devlet yalnız ve izole edilmiş durumdaysa, güvenliğini sağlama yükünü kendisi tek başına sırtlamış demektir. Hükümet ise dış politikadaki "geçici" olarak nitelediği kötü sonuçlara değil, iyi niyetlerine vurgu yapıyor.
Dış politikada niyet demişken, 1948 yılında Hans J. Morgenthau'nun bu yazdıkları Ankara'ya cevap niteliğinde:
“Bir devlet adamının niyetine bakarak bu insanın bilerek ahlaki açıdan yanlış politikalar yürütmeyeceğini söyleyebiliriz; fakat bu politikaların başarılı olabileceği konusunda bir şeyler söylenemez. Onun attığı adımların ahlaki ve siyasi kalitesini bilmek istiyorsak, onun eylemlerini bilmemiz gerekiyor niyetini değil. Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için niyet edip daha kötü sonuçlara sebebiyet veren devlet adamlarına ait ne kadar çok örnekler vardır. Birçok defa onlar bir hedefi gözetmişlerdir ancak sonunda ne bekledikleri ne de istedikleri bir şeye nail olmuşlardır.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu barış dönemi koalisyon oluşturulmasında çok yetenekli bir diplomat ama duygusal sebeplerden iyi kriz yönetimi yapamadığı gerçeği son dönemdeki politikalarında ortaya çıktı. Ortadoğu’da siyaset yapmanın zorluğunu hisseden Türkiye’nin yalnızlığı da uzun sürmeyecektir.
Bu yönde ilk adım Irak’la ilişkileri geliştirmek olacak gibi gözüküyor. Her iki ülke de Suriye’deki savaştan kaynaklanan tehditlere karşı ortak işbirliği içerisinde çalışacakları konusunda mutabık kalmış durumdalar. İki ülke arasındaki yakınlaşmanın altyapısını hazırlamak için geçen hafta Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari Ankara’yı ziyaret etti. Davutoğlu'nun da Kasım ortaları gibi Bağdat’ı ziyaret etmesi öngörülüyor. Bu, dışişleri bakanının 2011 Mart ayından bu yana Bağdat'a ilk ziyareti olacak.
Irak’la Türkiye arasında muhtemel bir yakınlaşma Ortadoğu’da daha geniş bir çerçevede güç dengesindeki değişikliğin bir yansımasıdır. Bölgede yakın dönemde cereyan eden hadiseler her iki komşu ülkeyi ittifak kurmak zorunda bırakmıştır. İran bu değişimin tam merkezinde oturuyor.
Bu ittifak değişimlerini anlamak için Amerika'nın bölgedeki büyük stratejisine (grand strategy) bakmak lazım. Amerika’nın onyıllardır Ortadoğu’da izlediği ve “denizaşırı dengeleme” (offshore balancing) diye tabir edilen politikası bölgede bir ülkenin güçlenip enerji kaynaklarını tekeline almasını engellemek üzerine kurgulanmış. 1979 İran devriminden sonra, Irak’ı İran’la savaşmaya iten politikası dahil her türlü çevreleme politikaları (containment) ile İran’ın yayılmacı siyasetini başarısız bir şekilde engellemeye çalışmıştır. Tunus, Libya ve Mısır’da en azından İran’ın azılı düşmanı olan Körfez ülkelerine dost olmayan hükümetlerin gelmesi ile İran’ın nüfuzu daha da artmıştır. Suriye’de Beşar Esed’in bir türlü gitmemesi, Beyrut ve Bağdat’ta İran yanlısı hükümetlerin daha da güçlenmesi ve Türkiye'nin bu başkentlerde nüfuzunun kırılması İran’ın etki alanını olabildiğince genişletmiştir.
Ancak Tahran’ın bu yükselen profili ve etkisi uzun sürmemiştir. Körfez ülkelerinin desteklediği 3 Temmuz Mısır askeri darbesi bu noktada dönüm noktası niteliğindedir. Mısır’daki darbe bölgedeki güç dengesini ciddi bir şekilde İran aleyhinde değiştirmiştir. Bölgede güç dengesini önemseyen Washington için bu olaylar İran aleyhinde cereyan etse bile alkışlanacak bir gelişme değildi.
Amerika’nın Suriye’de Esed rejimine ait hedefleri vurmaktan vazgeçmesi ve İran’la muhtemel yakınlaşması Sünni Araplar lehine değişen dengelerin Washington tarafından düzeltilmesine yönelikti. Her iki gelişme Suudi yönetimini ciddi bir şekilde rahatsız etmiştir. Geçen hafta üst düzey bir Suudi prensi artık Arabistan’ın, en yakın müttefiki Amerika’dan yüz çevireceğini dile getirmişti.
Mısır darbesinden sonra bölgede ciddi kan kaybeden ve yaptırımlar sonucu ekonomisi büyük ölçüde zarar gören İran, şimdi Sünni Araplara karşı bir koalisyon arayışında. Bu koalisyonda yer alacak ülkeler de ilk aşamada ABD, Lübnan, Irak, Suriye ve Türkiye olacaktır.
Bu anlamda Bağdat’ta çok önemli siyasi nüfuz sahibi olan İran, Maliki hükümetini Ankara ile olan husumetini bitirmesi yönünde telkinde bulunuyor. Irak’ın Türkiye ile yakınlaşma isteği bölgede İran aleyhine değişen dengelerden dolayı ortaya çıkmıştır.
Geçen iki yılda Irak'ı Türkiye'den soğutan Tahran'dır. ABD ise arkasını Bağdat'a dönen Türkiye'nin politikasının faydalı olmadığını hep vurgulamıştır. Bağdat'ı İran'ın etki alanından çıkarmanın en etkili yolu Türkiye ile diyalogu geliştirmek olduğunu düşünen ABD, sürekli Maliki hükümetini Ankara ile barışmaya ikna etmeye uğraşmıştır. İran'ın etkisinden ve sözünden bir türlü çıkamayan Maliki hükümeti ise Türkiye ile barışmayı hep reddetmiş.
Şimdi yalnız kalan ve güç kaybına uğrayan İran, müttefiki Irak'ın önündeki Türkiye engelini elimine etmek için Bağdat'ın Türkiye ile barışmasına yeşil ışık yakmıştır.
Yüzyıllardır süregelen uluslararası politika geleneğinde, tehdit olarak görülen ülkelere karşı oluşturulan ittifaklar, başarılı bir dış politikanın sonucu olarak algılanmıştır. Dış politikadaki başarının en önemli ölçeği bir devletin ortak güvenlik çıkarlarını birlikte koruyabileceği koalisyonlar oluşturabilme kabiliyetidir. İzlediği politikalar ne kadar ahlaki ilkeler üzerine bina edilirse edilsin, eğer bir devlet yalnız ve izole edilmiş durumdaysa, güvenliğini sağlama yükünü kendisi tek başına sırtlamış demektir. Hükümet ise dış politikadaki "geçici" olarak nitelediği kötü sonuçlara değil, iyi niyetlerine vurgu yapıyor.
Dış politikada niyet demişken, 1948 yılında Hans J. Morgenthau'nun bu yazdıkları Ankara'ya cevap niteliğinde:
“Bir devlet adamının niyetine bakarak bu insanın bilerek ahlaki açıdan yanlış politikalar yürütmeyeceğini söyleyebiliriz; fakat bu politikaların başarılı olabileceği konusunda bir şeyler söylenemez. Onun attığı adımların ahlaki ve siyasi kalitesini bilmek istiyorsak, onun eylemlerini bilmemiz gerekiyor niyetini değil. Dünyayı daha iyi bir hale getirmek için niyet edip daha kötü sonuçlara sebebiyet veren devlet adamlarına ait ne kadar çok örnekler vardır. Birçok defa onlar bir hedefi gözetmişlerdir ancak sonunda ne bekledikleri ne de istedikleri bir şeye nail olmuşlardır.”
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu barış dönemi koalisyon oluşturulmasında çok yetenekli bir diplomat ama duygusal sebeplerden iyi kriz yönetimi yapamadığı gerçeği son dönemdeki politikalarında ortaya çıktı. Ortadoğu’da siyaset yapmanın zorluğunu hisseden Türkiye’nin yalnızlığı da uzun sürmeyecektir.
Bu yönde ilk adım Irak’la ilişkileri geliştirmek olacak gibi gözüküyor. Her iki ülke de Suriye’deki savaştan kaynaklanan tehditlere karşı ortak işbirliği içerisinde çalışacakları konusunda mutabık kalmış durumdalar. İki ülke arasındaki yakınlaşmanın altyapısını hazırlamak için geçen hafta Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari Ankara’yı ziyaret etti. Davutoğlu'nun da Kasım ortaları gibi Bağdat’ı ziyaret etmesi öngörülüyor. Bu, dışişleri bakanının 2011 Mart ayından bu yana Bağdat'a ilk ziyareti olacak.
Irak’la Türkiye arasında muhtemel bir yakınlaşma Ortadoğu’da daha geniş bir çerçevede güç dengesindeki değişikliğin bir yansımasıdır. Bölgede yakın dönemde cereyan eden hadiseler her iki komşu ülkeyi ittifak kurmak zorunda bırakmıştır. İran bu değişimin tam merkezinde oturuyor.
Bu ittifak değişimlerini anlamak için Amerika'nın bölgedeki büyük stratejisine (grand strategy) bakmak lazım. Amerika’nın onyıllardır Ortadoğu’da izlediği ve “denizaşırı dengeleme” (offshore balancing) diye tabir edilen politikası bölgede bir ülkenin güçlenip enerji kaynaklarını tekeline almasını engellemek üzerine kurgulanmış. 1979 İran devriminden sonra, Irak’ı İran’la savaşmaya iten politikası dahil her türlü çevreleme politikaları (containment) ile İran’ın yayılmacı siyasetini başarısız bir şekilde engellemeye çalışmıştır. Tunus, Libya ve Mısır’da en azından İran’ın azılı düşmanı olan Körfez ülkelerine dost olmayan hükümetlerin gelmesi ile İran’ın nüfuzu daha da artmıştır. Suriye’de Beşar Esed’in bir türlü gitmemesi, Beyrut ve Bağdat’ta İran yanlısı hükümetlerin daha da güçlenmesi ve Türkiye'nin bu başkentlerde nüfuzunun kırılması İran’ın etki alanını olabildiğince genişletmiştir.
Ancak Tahran’ın bu yükselen profili ve etkisi uzun sürmemiştir. Körfez ülkelerinin desteklediği 3 Temmuz Mısır askeri darbesi bu noktada dönüm noktası niteliğindedir. Mısır’daki darbe bölgedeki güç dengesini ciddi bir şekilde İran aleyhinde değiştirmiştir. Bölgede güç dengesini önemseyen Washington için bu olaylar İran aleyhinde cereyan etse bile alkışlanacak bir gelişme değildi.
Amerika’nın Suriye’de Esed rejimine ait hedefleri vurmaktan vazgeçmesi ve İran’la muhtemel yakınlaşması Sünni Araplar lehine değişen dengelerin Washington tarafından düzeltilmesine yönelikti. Her iki gelişme Suudi yönetimini ciddi bir şekilde rahatsız etmiştir. Geçen hafta üst düzey bir Suudi prensi artık Arabistan’ın, en yakın müttefiki Amerika’dan yüz çevireceğini dile getirmişti.
Mısır darbesinden sonra bölgede ciddi kan kaybeden ve yaptırımlar sonucu ekonomisi büyük ölçüde zarar gören İran, şimdi Sünni Araplara karşı bir koalisyon arayışında. Bu koalisyonda yer alacak ülkeler de ilk aşamada ABD, Lübnan, Irak, Suriye ve Türkiye olacaktır.
Bu anlamda Bağdat’ta çok önemli siyasi nüfuz sahibi olan İran, Maliki hükümetini Ankara ile olan husumetini bitirmesi yönünde telkinde bulunuyor. Irak’ın Türkiye ile yakınlaşma isteği bölgede İran aleyhine değişen dengelerden dolayı ortaya çıkmıştır.
Geçen iki yılda Irak'ı Türkiye'den soğutan Tahran'dır. ABD ise arkasını Bağdat'a dönen Türkiye'nin politikasının faydalı olmadığını hep vurgulamıştır. Bağdat'ı İran'ın etki alanından çıkarmanın en etkili yolu Türkiye ile diyalogu geliştirmek olduğunu düşünen ABD, sürekli Maliki hükümetini Ankara ile barışmaya ikna etmeye uğraşmıştır. İran'ın etkisinden ve sözünden bir türlü çıkamayan Maliki hükümeti ise Türkiye ile barışmayı hep reddetmiş.
Şimdi yalnız kalan ve güç kaybına uğrayan İran, müttefiki Irak'ın önündeki Türkiye engelini elimine etmek için Bağdat'ın Türkiye ile barışmasına yeşil ışık yakmıştır.
