Türkiye’de ana muhalefetin hükümete dış politika alanında yönelttiği eleştiriler maalesef Ankara’nın yaptığı muhtemel hataları düzeltmek yerine daha da derinleştiriyor. Çünkü eleştiriler belli bir dış politika girişiminin ülkenin çıkarına olup veya olmadığını sorgulamıyor. Hükümet ve özellikle Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu dış politikada "ahlak" konusunda hedef tahtasına oturtuluyor. Ülkenin çıkarları ile ilgili tartışma yok.
Son dönemde bunun örneklerini görmek mümkün. Özellikle son 7-8 ayda, ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile Davutoğlu arasındaki söz düellosu ve muhalefet liderinin seviyeyi iyice düşürerek belden aşağı vurması Türkiye’de dış politika alanında ne kadar da sağlıksız bir tartışmanın yapıldığının açık bir göstergesi.
Fakat günah biraz da Dışişleri Bakanında. Görevde olduğu üç yılda, Davutoğlu her zaman “insanı merkezde tutan” girişimleri esas aldıklarını ve prensiplere dayalı bir dış politika programı yürüttüklerini iddia etti. Davutoğlu için dış politikada ahlak, dürüstlük çok önemliydi. Mesela, Davutoğlu’nun en son BM kürsüsünden çağrılarını incelediğimiz zaman, konuşmasının büyük bir bölümünü dünyadaki mazlum Müslüman halklara ayırdığını ve dünya devletlerinin nasıl ikiyüzlü davrandığını, bunları görmezden geldiğini ve nasıl ahlaktan yoksun bir dış politika yürüttüklerini vurguladığını gözlemlemek mümkün.
Dış politikada ahlakı bu kadar ön safta tutan ve bunu her fırsatta vurgulamaktan çekinmeyen bir dışişleri bakanı varsa, gündem bulma sıkıntısı çeken ana muhalefet liderinin eleştiri okları o yönde olacaktır. Davutoğlu ve yakın çevresi hemen hemen her durumda ülkenin dış politika girişimlerinin tamamen ahlak çerçevesinde kurulduğunu ve uygulandığını iddia ediyorlar. Bunun yanlış bir bilgi olduğu kanısında değilim. Fakat akla gelen soru bunun uyulması gereken bir kural olup olmamasıdır.
Dış politika alanında Meclis'te akla gelen en son tartışma bütçe tartışmaları sırasında CHP'li Emine Ülker Tarhan'la Davutoğlu'nun atışmasıdır. Davutoğlu "Esed'i destekleyenler karşımızdadır" diyor. Bu açıklama tamamen ahlakla ilgili bir açıklama. Bu mantığa dayanarak Türkiye'nin Rusya, Çin ve İran'la olan bütün ticari ve siyasi ilişkilerini kesmesi gerekiyor.
CHP'li Tarhan ise NATO'nun Suriye sınırına konuşlandıracağı Patriot füze sistemleri ile ilgili daha trajikomik bir eleştiri yöneltiyor. Hükümetin "Türkiye hem de NATO toprağıdır" ifadesini sindiremiyor, burası "kutsal" bir topraktır diyor. Tarhan'ın ve hükümetteki dış politika yapıcılarının şunu iyi bilmesi gerekiyor ki, akıllı bir dış politika kendi yapacağı işi müttefiklerinin omuzuna atarak yükünü hafifleten birisinin yürüttüğü dış politikadır. Türkiye'nin güvenliği söz konusuyken, 60 seneye yakın NATO'nun her derdine koşmuş Ankara'nın NATO'dan maliyeti 8 milyar dolar olan Patriot füzelerini talep etmesi neden vatanseverlerin kanına dokunuyor ki?
Dış politika alanında çalışan diplomatlar ve siyasetçiler insan olsalar dahi bulundukları konum itibarile kendileri olmaktan çıkarlar. Onlar artık Cem, Gül, Babacan veya Davutoğlu değillerdir. Onların ismi Ankara. Ve devlet her zaman kötüdür, bencildir, kendi çıkarına bakar. Bir dışişleri bakanı, bir diplomat sırf kalbi belli bir haksızlıktan dolayı sızladığı için ülkesinin menfaatinden feragat etmez, edemez. Dışişleri bakanları dükkancıdır, sadaka veremez.
Davutoğlu ve Kılıçdaroğlu’na tavsiyem şudur: Dış politikada gayet gereksiz olan ahlak üzerine konuşmaktan vazgeçip, belli bir dış politika girişimlerinin ülkenin çıkarına olup olmadığını tartışın. Hükümeti köşeye sıkıştıracak ve sağlıklı dış politika tartışması budur.
Hiçbir dış politika yetkilisi kişisel davranışlarının dışında, ülkesi adına yaptığı icraatlarda ahlaklı olmak zorunda değil. Ülkenin uluslararası platformlardaki diplomatik girişimlerde ve başka devletlerle olan ilişkilerdeki hep merkezde tutulması gereken mesele ülkenin yüce çıkarlarıdır. Ülkenin diplomatı veya dışişleri bakanı sırf “prensipli” veya “ahlaklı” hareket edecek diye ülkenin çıkarlarını ayaklar altına alamaz.
Ülkenin çıkarları doğrultusunda hareket edildiği için bazen dünyadaki birçok nahoş olaylar dış politikacıları acımasız hale getiriyor ve başka ülkelerin insan onurunu ayaklar altına alan davranışlarını görmezden gelmeye zorluyor. Belli bir programın takipçisi olup aktivist olmak kolaydır. Fakat iyi bir politikacı ülkesinin çıkarları değiştiği sürece sürekli “çark eden” politikacıdır.
17 Aralık 2012 Pazartesi
9 Aralık 2012 Pazar
Suriye'de çözümün anahtarı Rusya'da değil
Suriye’de akan kanı durdurmak için çaresiz kalan dünyanın egemen güçleri 20 aylık şiddeti durdurmak için her türlü diplomatik girişimlerde bulundular. Fakat hepsi başarısızlıkla sonuçlandı.
Suriye’deki şiddetin son bulması için yapılan diplomatik girişimler belki de tarihin bir sivil savaşı sonlandırmak için bu kadar kısa bir sürede, çok taraflı ve en fazla mesai harcanan görüşmeler trafiğidir. İlk başlarda Avrupa Birliği ve özellikle ABD Suriye ile direk görüşmeler yaparak Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esed’in ülke çapındaki kitleseler gösterilere orantısız güç kullanarak cevap vermemesi için ve otoriter rejimden halkın taleplerine duyarlı bir demokratik yapıya geçişin yumşak bir şekilde gerçekleştirilmesi için girişimler yaptı. Bu görüşmeler başarısız olunca, Türkiye devreye girdi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aylar süren tavsiyelerinden sonra Esed’in onlara yalan söylemesini gerekçe göstererek, Ankara Esed’e arkasını dönüp Şam rejimine karşı yaptırım kararı aldı.
Ankara’dan sonra bayrağı Arap Ligi aldı. İlk önce Suriye’nin Arap Ligi üyeliğini dondurdu sonra da gözlemciler göndererek sağladığı sözde ateşkes için adımlar attı. Şubat’ın sonlarına doğru Arap Ligi’nin de girişimlerinin başarısız olduğu görülünce, bu sefer de devreye BM girdi. Eski genel sekreter Kofi Annan’ın yürüttüğü müzakereler sonucu 12 Nisan’da ateşkes sağlandı ve ciddi ölçüde birkaç günlüğüne de olsa şiddet azaldı. Fakat Mayıs’ın sonlarına doğru ülkedeki şiddet görülmemiş derecede arttı ve her gün ortalama yüz kişinin öldürülmesi ile yaz aylarında en yüksek seviyeye çıktı.
20 aylık Suriye diplomasisi sonucunda, Esed rejimi ile diyalog kurmaktan kaçınan ABD, Arap ülkeleri ve Türkiye, yüzlerini Esed rejimine destek veren ülkelere döndü. Bu ülkelerin Şam’daki rejimi destekledikleri için şiddeti durdurma konusunda etkin olabilecekleri vehmine kapıldılar.
Bugünün modası da Rusya. Birçok devlet, özellikle Türkiye, gözünü Moskova’ya dikerek, Davutoğlu’nun ifadesiyle “Suriye’deki krizin anahtarı Rusya’da” olduğunu iddia ediyor. Geçen hafta Brüksel’e giderken Davutoğlu tekrar Rusya’nın önemine değinerek, İran’ın değil, Rusya’nın Suriye konusunda en önemli kilit ülke olduğunu savundu.
Suriye krizinde tıkanan BM sürecine gelen tepkilerin ana nedeni daha geçen yıl aynı konseyin Libya meselesinde takındığı net tavır. Yaklaşık 30 bin kişinin öldüğü altı aylık Libya savaşı BM Güvenlik Konseyi'nin kolay bir surette kabul ettiği karardan sonra NATO'nun devreye girmesi sonucunda gerçekleştirilen kısa bir hava ve deniz harekatı ile Kaddafi rejimini tarihe gömmüştü. BM’nin Suriye konusunda Rusya’dan dolayı çekimser kalması ise bütün gözleri Rusya’ya dikmiş durumda.
Türkiye’nin Suriye’deki şiddeti sona erdirmek konusunda Rusya’dan bu kadar umutlu olmasının en büyük sebebi, bu ülkenin BM Güvenlik Konseyinde veto hakkının olması. Rusya daha önce birkaç Suriye kararını Çin ile birlikte veto ederek, BM sürecinin önünü tıkamıştı. Fakat Güvenlik Konseyi’nden geçmeyen kararda Suriye’ye karşı yaptırımlar sadece üstü kapalı şekilde belirtilmişti.
Rusya’nın Suriye karşıtı karara evet oyu vermesinin ertesi günü BM Güvenlik Konseyi Suriye’yi bombalamayacağı kesin. Fakat görünen o ki Ankara hala BM’den birşeyler bekliyor ve Türkiye bütün umutlarını Rusya’ya bağlamış durumda.
Rusya’nın karar değiştirme ihtimaline oynayıp, bütün enerjisini Suriye konusunda çok az etkisi olan bu ülkeye bağlayan Türkiye, Suriye’deki akan kanı sonlandırmak için artık başka mecralara bakması lazım. Çözüm Rusya’da değil.
Suriye’deki şiddetin son bulması için yapılan diplomatik girişimler belki de tarihin bir sivil savaşı sonlandırmak için bu kadar kısa bir sürede, çok taraflı ve en fazla mesai harcanan görüşmeler trafiğidir. İlk başlarda Avrupa Birliği ve özellikle ABD Suriye ile direk görüşmeler yaparak Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esed’in ülke çapındaki kitleseler gösterilere orantısız güç kullanarak cevap vermemesi için ve otoriter rejimden halkın taleplerine duyarlı bir demokratik yapıya geçişin yumşak bir şekilde gerçekleştirilmesi için girişimler yaptı. Bu görüşmeler başarısız olunca, Türkiye devreye girdi. Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın aylar süren tavsiyelerinden sonra Esed’in onlara yalan söylemesini gerekçe göstererek, Ankara Esed’e arkasını dönüp Şam rejimine karşı yaptırım kararı aldı.
Ankara’dan sonra bayrağı Arap Ligi aldı. İlk önce Suriye’nin Arap Ligi üyeliğini dondurdu sonra da gözlemciler göndererek sağladığı sözde ateşkes için adımlar attı. Şubat’ın sonlarına doğru Arap Ligi’nin de girişimlerinin başarısız olduğu görülünce, bu sefer de devreye BM girdi. Eski genel sekreter Kofi Annan’ın yürüttüğü müzakereler sonucu 12 Nisan’da ateşkes sağlandı ve ciddi ölçüde birkaç günlüğüne de olsa şiddet azaldı. Fakat Mayıs’ın sonlarına doğru ülkedeki şiddet görülmemiş derecede arttı ve her gün ortalama yüz kişinin öldürülmesi ile yaz aylarında en yüksek seviyeye çıktı.
20 aylık Suriye diplomasisi sonucunda, Esed rejimi ile diyalog kurmaktan kaçınan ABD, Arap ülkeleri ve Türkiye, yüzlerini Esed rejimine destek veren ülkelere döndü. Bu ülkelerin Şam’daki rejimi destekledikleri için şiddeti durdurma konusunda etkin olabilecekleri vehmine kapıldılar.
Bugünün modası da Rusya. Birçok devlet, özellikle Türkiye, gözünü Moskova’ya dikerek, Davutoğlu’nun ifadesiyle “Suriye’deki krizin anahtarı Rusya’da” olduğunu iddia ediyor. Geçen hafta Brüksel’e giderken Davutoğlu tekrar Rusya’nın önemine değinerek, İran’ın değil, Rusya’nın Suriye konusunda en önemli kilit ülke olduğunu savundu.
Suriye krizinde tıkanan BM sürecine gelen tepkilerin ana nedeni daha geçen yıl aynı konseyin Libya meselesinde takındığı net tavır. Yaklaşık 30 bin kişinin öldüğü altı aylık Libya savaşı BM Güvenlik Konseyi'nin kolay bir surette kabul ettiği karardan sonra NATO'nun devreye girmesi sonucunda gerçekleştirilen kısa bir hava ve deniz harekatı ile Kaddafi rejimini tarihe gömmüştü. BM’nin Suriye konusunda Rusya’dan dolayı çekimser kalması ise bütün gözleri Rusya’ya dikmiş durumda.
Türkiye’nin Suriye’deki şiddeti sona erdirmek konusunda Rusya’dan bu kadar umutlu olmasının en büyük sebebi, bu ülkenin BM Güvenlik Konseyinde veto hakkının olması. Rusya daha önce birkaç Suriye kararını Çin ile birlikte veto ederek, BM sürecinin önünü tıkamıştı. Fakat Güvenlik Konseyi’nden geçmeyen kararda Suriye’ye karşı yaptırımlar sadece üstü kapalı şekilde belirtilmişti.
Rusya’nın Suriye karşıtı karara evet oyu vermesinin ertesi günü BM Güvenlik Konseyi Suriye’yi bombalamayacağı kesin. Fakat görünen o ki Ankara hala BM’den birşeyler bekliyor ve Türkiye bütün umutlarını Rusya’ya bağlamış durumda.
Rusya’nın karar değiştirme ihtimaline oynayıp, bütün enerjisini Suriye konusunda çok az etkisi olan bu ülkeye bağlayan Türkiye, Suriye’deki akan kanı sonlandırmak için artık başka mecralara bakması lazım. Çözüm Rusya’da değil.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)

