30 Ekim 2014 Perşembe

Linç kültürü

Bizden birisi sahneye çıkıp yapıcı bir konuşma yapsa, insanları kucaklayıcı, iyiliğe sevkedici ve kötülükten menedici ifadeler sarfetse... Evet insanlar alkışlar.

Fakat başka birisi yine aynı şekilde meydana çıksa; selam verdikten hemen sonra dinleyen insanların hassas olduğu noktalara vurgu yapıp "şunlar, şunlar size şu kötülüğü yaptı, hala temaşa mı edeceksiniz" diye onları galeyana getirse mesela. Bunlar sülük, vampir, sapıktır dese... Ona buna saldırsa, en alçakca iftira ve yalanlarla sevmeyenlerine çamur atsa... İnanın bana insanlar daha bir gür alkışlar, daha bir içtenlikle slogan atarlar. Çünkü bizde linç kültürü çok baskın. Seviyoruz konuşurken ona buna saldırmayı. Seviyoruz yazarken polemiğe girip onu buna laf atmayı, olay çıkarmayı. Kavga edip taraftar toplamayı, yılmaz savunucular edinmek için düşmanlar oluşturmayı. Siyasetin en çirkin yüzü bu. Bazıları makam için, bazıları para için, bazıları da kabir kapısına kadar değeri olan şöhret ve "görsünler, işitsinler" için.

Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalatu Vessalamın konuştuğu en büyük -- kalabalık demeyeceğim -- yıldızlar topluluğu, yanlış bilmiyorsam, Veda Haccı'nda irad ettiği hutbe sırasında idi. Herkesin gözünün içine baktığı insanların, rehberlerin, topluma yön veren kanaat önderlerinin nasıl konuşması gerektiği ile ilgili de bize bir reçete sunar. "Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur." buyurmuş Efendimiz (sav).

"Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalibin torunu İlyas bin Rabia’nın kan davasıdır." Hutbesinde Müslüman, müslümanın kardeşi olduğunu ve böylece bütün Müslümanların birbirleri ile kardeş olduğunu vurgulamıştır.

Hutbetinin sonuna doğru, "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arab'ın Acem'e, Acem'in da Arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır." buyurmuştur. Gördüğünüz üzere konuşması sırasında hep insanlar arasındaki ihtilafları bitirmeye, medar-ı nizaa olacak noktaların üzerini örtmeye çalışmıştır. "Şunlar sizin düşmanınızdır" demiyor, aksine Müslümanlar arasındaki bağı güçlendirmek için çalışıyor. İnsanların yol-yordam göstermesini beklediği bir insanın konuşması gereken ifadeler bunlar.

Siyaset çok kirli bir meslek. Karşındaki melek olsa şeytan, yanındaki şeytan olsa melek gibi gösterir. Muhalif olduğu insanları hakkaniyet ölçüsünde düşmanlık beslemez. Çoluk çocuğu ile infaz eder, her türlü karakter suikastı ile bitirmeye çalışır. Efendimiz buna da bir reçete sunuyor: "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz."

İşte böyle bir peygamberin ümmeti olan bizler nasıl bir yozlaşma geçirmişiz ki kendi mevcudiyetimizi devam ettirmek için ona buna saldırıda bulunuyoruz; sadece gereksiz bir düşmanlıkta bulunmuyoruz, aynı zamanda iftira ve çamur atarak da temizlenmesi ağır ve hatta imkansız olan bir vebalin altına giriyoruz. Kirlenen dimağlar, karışan kafalar, bozulan zihinler, bulanan gözler... Bunların hesabını kim verecek?

Okulda iki kişi kavga ederken izlemek hoşumuza gider, alkış tutarız. Birisi ayırmaya çalışsa "sen ne karışıyorsun kardeşim?" deyip kızarız ona. Maç izliyor edasıyla iki arkadaşın birbirini dövmesini izleyip coşarız. Keşke bütün kavgalara olan tavrımız bu kadar masum ve küçük çaplı kalabilse. Keşke birisi birisine saldırdığı zaman sevmediğimiz tarafı yuhalayacağımıza, araştırıp gerçeği bulmaya çalışsak. Kendimiz ve ailemiz aleyhine bile olsa hakkı tutup müstehak olduğu yere koysak. İşte toplumdaki bu baskın linç kültürünü bizi yöneten siyasiler çok iyi bildiklerinden bunu çok güzel bir şekilde istismar ediyorlar. En olmadık iftiraları attığınızda bile millet bunu yutuyor. Çünkü cehalet çok yaygın, araştırıp gerçeği ortaya çıkarma çabası sıfıra yakın ve linç kültürü ve bundan zevk alma güdüsü çok baskın.

Bu kültür sadece muktedirlerde değil, mazlumda da var. Onyıllarca mazlum olmuş kitlelerin bugün "sıradaki" diğer mazlumları en acımasız bir şekilde ezmesine ne diyeceğiz?

Hani İsrailoğulları onyıllarca Firavun'un Mısır'ında köle olarak çalışmış, tarihin en mazlum topluluğu olarak tarihin sayfalarına yazılmışlardı. Sonra Allah onları felaha erdirdi, denizi yardı ve Firavun ve ailesini onların gözünün önünde boğdu. Her türlü nimeti ile İsrailoğullarını serfiraz kıldı. Fakat İsrailoğulları her defasında nankör çıktılar, isyan ettiler, daha fazla istediler ve müstakim yoldan saptılar. Mazlumlar (hem de ne mazlumlar) sonra zalime dönüştü. Ve Allah'ın inayeti kesildi, ahirette de kurtulma fırsatını kaçırdılar.

Dua ediyorum ki bugün mazlum olan, ezilen ve her türlü baskıya maruz kalan masum insanlar birgün zalim olmayacak ve bugün yaşadıkları ve belki de onlara sonsuz Firdevs'leri kazandıracak işkence ve cefaları hep ibret dersi olarak tahattür edeceklerdir.

En sonda Üstad'ın ifadesi ile bitireyim: Dünyanın sefasını çok gördük, biraz da cefasını çekelim.

Suriye stratejisi

Son iki haftadır Washington, Boston ve New York çevresinde dolaşıyorum. Birkaç üniversitede "Yeni Türkiye"yi anlatma fırsatı oldu. İnsanların en çok sordukları iki soru var: Tayyip Erdoğan'a ne oldu ve Ankara IŞİD'i destekliyor mu?

Tayyip Erdoğan'ın içinden geçtiği serüveni önceki yazılarımda bir nebze de olsun anlatmaya çalışmıştım. Kafası karışan insanların sordukları soru şu: Bu mesele çok çetrefilli. Erdoğan ve hükümeti daha önce IŞİD'e terörist demiyordu. Sonra bir gecede IŞİD en büyük düşman oldu. Fakat IŞİD'i bitirmek için oluşturulmuş koalisyona da katılmamakta ısrar ediyor. Ankara IŞİD'i destekliyor mu desteklemiyor mu?

Aslında bu karmaşık gibi görünen meselenin çözümü çok basit. Erdoğan ve Türk hükümetinin gaye-i hayali Suriye'deki Beşar Esed rejimini ne pahasına olursa olsun devirmek. Erdoğan ve Davutoğlu'nun hayali birgün Şam'ın en büyük meydanında yüzbinlerce Türk ve Suriye bayraklarını sallayan insanların önünde nutuk atmak. Bunu başarabilmek için ülkeyi içine sokmayacakları bir bataklık yok. Esed rejimini devirmeye müteveccih olmayan hiçbir koalisyon veya operasyonun da bir parçası olmak istemiyorlar.

Esed Erdoğan'ın yakın dostu idi. Birlikte Bodrum'da az çay içmediler. O zaman Suriye'de elbette demokrasiden eser yoktu. "Ama o zaman 200 bin insanın ölümüne sebebiyet vermemişlerdi" söyleyenlerin iddiası da boş. 30 sene önce Hama'da 30 bin insanı katleden de bu rejimdi. Oğul Esed zamanında da 30 bine yakın muhalif zindanlarda işkence görüyordu. Yanlış anlaşılmasın: Esed rejimi ile ilişki kurulmamalıydı veya sadece demokrat ülkelerle dost olunur demiyorum. Önemli olan Türkiye'nin milli çıkarları; ülkenin menfaati neyi gerektiriyorduysa o yapılmalı idi.

Mart 2011'de başlayan olaylardan sonraki aylarda Davutoğlu ve Erdoğan Esed'i defaetle uyardı. Esed'in reform yapması gerektiği, insanlara ateş açmaması, ordusunu geri çekmesi şeklinde telkinler edildi. Esed'in reform yapabileceğine inanıyorlardı. Davutoğlu iki kere Şam'a gitti, Esed'i iyi niyetli buldu. 9 Ağustos 2011'de tam 6 saat Esed'le görüşme yapan Davutoğlu, Esed'den "ordu birliklerimi Hamas ve Humus'tan geri çekeceğim" sözü aldı. Fakat üç gün sonra bu illerde askeri operasyonlar tekrar devam etti. Erdoğan ve Davutoğlu bu adımı direkt kendilerine hakaret olarak algıladı. Askeri operasyonlara devam etmek Esed'in yoksa rejim unsurlarının mı kararı idi bilemeyeceğim ama o günden itibaren Esed rejimini devirmek için Erdoğan yemin etti.

Gerilim daha da yükseldi. Türk uçağı düşürüldü, Reyhanlı'da 53 vatandaşımız hunharca öldürüldü, sınırlarımızda bombalar patlatıldı. Bu arada Ankara Körfez'den Suriye'ye gidecek olan silahları Suriye'ye gönderiyordu. Bazı silahlar El Kaide'nin bir kolu olan El Nusra Cephe'sine gidiyordu. Amerika bunun önünü almak için 2012 yılında Nusra'yı terör örgütü listesine aldı. O hafta Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu Washington'a uçtu ve dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın yardımcısı William Burns'e "Nusra'yı terör örgütü listesine almanız zamanlama açısından yanlış" dedi.

Türkiye üzerinden Suriye'ye giden Körfez'in silahlarını "doğru kişilere" tevcih etmek için CIA, Türkiye'nin güneyinde kapsamlı bir program yürütüyordu. Böylece silahların radikal örgütlerin eline geçmesi engelleniyordu. Türkiye ise Suriye'de Esed rejimine karşı savaşan her türlü irili ufaklı radikal örgütlere silah ve para gönderiyordu. IŞİD denen terör örgütü büyüyünce, küçük radikal gruplar da bu örgütün içine katılmak zorunda kaldı. Böylece Türkiye'nin sağladığı silahlar IŞİD'in eline geçti.

Esed rejimi bir türlü düşmüyordu. Erdoğan çileden çıkmıştı. Esed rejiminin hava gücünün bu iç savaşta belirleyici olduğunu düşünüyordu. Esed'in hava üstünlüğü olmasa muhaliflerin bu rejimin ordusunu yenebileceğini düşünüyordu. Bu sırada Esed rejimi hayati bir hata yaptı. Kimyasal silah kullandı. Kimyasal silah kullanıldığı hafta ve sonrasında Türkiye'den Suriye'ye silah sevkiyatı zirveye çıktı. Amerika Suriye'yi vurmak için askeri planlar yaptı. Erdoğan Esed rejiminin sonunun geldiğini düşünüyordu. Obama son dakika Suriye'yi vurmaktan vazgeçmesi Ankara'yı müthiş bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Türk hükümeti için Suriye'de "radikal" veya "ılımlı" kavramı diye bir şey kalmamıştı. Her türlü örgüte silah ve para gidiyordu. Erdoğan, Suriye'de radikal bir grubun ülkeyi yönetmesini Esed'e tercih ediyordu.

Birkaç ay önce, IŞİD Suriye'nın doğu ve kuzeyini, Irak'ın da kuzeybatısını kısa sürede işgal ettikten ancak sonra Erdoğan uyanmıştı. IŞİD'in Esed'i devirmekten ziyade kendi devletini kurmak istediğinin farkına varmıştı. Musul'da Türk vatandaşlarını rehin aldığı zaman da başının ağrıyacağını anlamıştı.

Fakat bir ikilem karşısında kalmıştı: Erdoğan, IŞİD'i kanser olarak görüyordu ve gitmesi gerektiğine inanıyordu. Fakat IŞİD giderse yerine Esed'in ordusu geçecekti. Esed'in tekrar Türkiye'nin sınırına kadar gelmesine Erdoğan'ın tahammülü yoktu.

Bu sorunu aşmak için Erdoğan hükümeti Batıya şunu teklif etti: Sadece IŞİD'i ortadan kaldırmak yetmez. Suriye ve Irak'taki hava saldırıları kapsamlı bir stratejinin bir parçası olması lazım. Esed'in de bu hengamede ortadan kaldırılması gerekir. Ankara'nın teklifi şuydu: Esed'in ordusunu mevcut muhalif güçler Türkiye, ABD ve Suudi'lerin eğit-donat programlarından sonra yenmesi mümkün. Fakat Suriye rejiminin hava üstünlüğü muhaliflerin ilerlemesini engelliyor. O yüzden Suriye üzerinde uçuşa yasak bölgenin oluşturulması lazım. Bu arada Suriye'nin içinde 5 km derinliğinde güvenli bir bölge oluşturulacak ve rejim muhalifleri burada eğitilip donatılacaktı.

ABD ve Batılı ülkeler bu stratejiyi açıktan reddetmeseler bile, Suriye ve Irak stratejisinde bunun öncelik olmadığını ve planları içerisinde bulunmadığını belirttiler. Erdoğan ise "güvenli bölge, uçuşa yasak bölge ve muhalifler için eğit-donat programları olmazsa Türkiye koalisyona katılmaz" dedi. Türkiye'nin IŞİD aleyhine oluşturulan koalisyona katılması müttefikleri için çok büyük bir önem arzediyor. Özellikle ABD ve müttefiklerinin İncirlik'teki askeri üssü kullanması lojistik açıdan Suriye ve Irak'taki hava saldırılarını kolaylaştıracaktır. Fakat Türkiye buna müsaade etmiyor.

Suriye rejimi ile ilgili bir strateji çizilmezse de Türkiye'nin koalisyona katılmayacağı da açıktan belirtiliyor.

Türkiye'nin önünde iki tehdit var. IŞİD ve Esed rejimi. IŞİD'in birincil tehdit olmasına rağmen, Erdoğan Esed'e takılıp kalmış durumda. Ankara, IŞİD'in bitirilmesinin Esed'in daha da güçlenmesi anlamına geleceğinin farkında. Ankara'nın vizyonsuz, boyunu aşacak ve herkesten sır gibi sakladığı Suriye politikaları sayesinde Türkiye çok zor durumda bırakılmıştır. Türkiye'nin sadece Kobani'de takındığı tavır yüzünden ülkede nasıl kıyametin koptuğu ortada. Esed'i devirmek için ülkeyi savaşa bile sokacak kadar bilenmiş bir hükümetin memleketi nasıl derin bir kaosa sokacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bundan sonra hükümetin en azından atacağı adımlar ve Suriye politikalarının Meclis'te ve kamuoyunda tartışılması lazım. Geçmişte bu kadar vahim hataların yapılmasına rağmen hala koca bir ülkenin savaş riski dahil her türlü tehlikenin eşiğinde olmasına karşın hiçbir politikası kamuoyunda tartışılmaya açılmıyor. Tam 100 sene önce girilen 1. Cihan Harbi'nde olduğu gibi...