12 Ağustos 2014 Salı

Dövme

"Bu dövmeler ne? Niye böyle vücuduna zarar veriyorsun. Yabancılara aldanmayın. İleride Allah muhafaza kansere varıncaya kadar her şeyi yapar. Çok tehlikeli.”

Bu ifadeler Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait. Bugün açılışını yaptığı bir spor tesisinde kendisini karşılamaya gelen 18 yaşındaki milli bir futbolcuya, milyonların seyrettiği bir ortamda attığı bir fırça. Türk milleti artık bu adamın böyle tavır ve davranışlarına alıştı. İşin trajik yönü şu: Başbakanı seven insanlar bu ifade başta olmakla buna benzer sözlerden hoşnut oluyorlar.

Her şeyden öte böyle sözlerden memnun olmak başkadır, bunu söylemenin doğru olup olmadığı meselesi tamamen başkadır. Ben ailemin herhangi bir ferdinin dövme yaptırmasını yasaklarım, çevremde böyle niyeti olan arkadaşları da vazgeçirmek için uğraşırım. Fakat benim gibi sıradan insanların mükellefiyeti iyiliği emredip, kötülükten nehyetmek olduğu için, yaptırım gücüm olmadığından dolayı benim bu anlamda tanzim faaliyetlerim sorun teşkil etmez. Ancak her beyan ettiği cümlenin devletin resmi politikası anlamına gelen Başbakan gibi mesul bir şahsiyetin, herkesin önünde küçük bir çocuğu azarlaması ve insanların özel hayatları ile ilgili yorumda bulunması asla kabul edilebilir bir durum değil.

Burada bir şeyi açıklığa kavuşturmak gerekiyor: “Başbakan haksızdır” demiyorum. Dövmenin haram olduğunu bildiği için rahatsız olmuştur ve bir şekilde sağlık tarafını öne çekerek ikazda bulunmuştur. Fakat bu kadar uyarılmasına ve eleştirilmesine rağmen halen kendi şahsi kapasitesinde hareket etmekte ve koca bir devleti temsil ettiğini unutmaktadır. İnsanların özel hayatlarına bal gibi bir müdahele olan bu hareket ya cehaletindendir, ya da aşırı gücün vermiş olduğu umursamazlıktandır.

Maalesef Erdoğan’ı sevenler, özellikle yeni neslin ahlak sorunu olduğundan şikayetlenen veliler Başbakanın böyle uluorta ahlak dersi vermesinden ziyade memnun olup alkışlamaktadırlar. Öyle zannediyorlar ki, Başbakan böyle davranınca sorunlu eşhas sağdan hizaya gelecek. Tam tersi oluyor.

Siyasetçinin vazifesi toplumu eğitmek veya ahlak dersi vermek değil. Bu işi yapan okul, dershane, vakıf, cemaatler, topluluklara yol açmak; onların özgürce faaliyet icra etmesinin önündeki engelleri bertaraf etmek ve bu anlamda destek çıkmaktır. Bu noktada zaten yasalara aykırı bir icraat sözkonusu ise, bu çerçevede kanunlara uygun bir şekilde gereği ne ise yapılır. Kadınların ne kadar çocuk sahibi olmasından, nasıl doğuracağına ve ne renk ekmek tüketilmesine kadar her türlü konuda yorum yapan ve tavsiyede bulunan Başbakan, ülkede sebep olduğu ayrışmanın herhalde farkındadır.

Başbakanın, ihale karşılığı işadamlarından imam-hatip yapılmasını talep etmesi ve yüzmilyonlarca dolar haraç almasını, konuştuğum bir AKP’li “parayı topluma geri kazandırmak” olarak nitelemişti. Vakıf ve cemaatlerin bağış toplamaları, kampanya yapmaları ve işadamlarından bağış talep etmeleri dünyanın her yerinde olağandır. Hiçbir işadamı veya sıradan vatandaş bağış yaptığı kampanya veya vakıfa zorla para göndermiyordur. Bunu dini veya başka saiklerle gönüllü yapıyordur. Bağış kampanyası düzenleyen birisinin işadamlarından bağış talep etmesinde herhangi sorunlu bir nokta yoktur. Fakat devletin başındaki bir siyasetçinin, bütün ticari başarısının devletle iyi geçinmeye bağlı olan bir işadamından bağış istemesinde bir garabet yok mudur? O bağışı TÜRGEV’e yatırmayan işadamı acaba yarın bir daha büyük bir ihale alabilir mi? Başbakanın talebini geri çeviren bir işadamı, her gün muhatap olduğu hangi bürokratla bundan böyle iş yapabilir? Bilmem kimin bahşişini önceden vereceksin diyen Acem çocuğu acaba yaptığı bağışları Allah rızası için mi yapıyor?

Başbakan için, “milyoner işadamlarından haraç alarak iyi yapıyor” diyen insanlar, acaba Erdoğan’ın konumundan dolayı o bağışların rahatça tahsil edilebildiğinin farkında değil mi? O haraçlar karşılığında devlet kaynaklarının hoyratça o insanlara peşkeş çekildiğini güya bilmiyorlar mı?

Nasıl devletin içindeki bu haraç ve rüşvet ağı gönüllülük esasına dayanmıyor ve dayanması da mümkün değil; öyle de Başbakanın açıktan yaptığı ahlak teşvikleri de toplumda hüsn-ü kabul görmüyor ve ters tepiyor.

Basit bir örnek: Üniversite son sınıf. Önemli bir sınavınız var. Geçemezseniz mezun olamıyorsunuz. O sınavın hocası da sınıfa gelerek bir projesini anlatıyor ve bağış talebinde bulunuyor. Kağıt üzerinde masumca görünen bu talebin aslında ne kadar tehlikeli bir istek olduğunu görmemek mümkün mü? Acaba o hocaya şirin görünmek için bağış yapmayacak bir öğrenci olabilir mi? Mezun olabilmek için hocanın eline bakan öğrencilerden böyle bir talepte bulunmayı hangi ahlak ilkeleri ile tevil edebilirsiniz?

Ben yazılarımla insanları irşad etmeye çalışabilirim. Bir yaptırım gücüm olmadığı için insanlar ya önem verir amel ederler, ya da yüz çevirip giderler. Fakat yasa yapma ve yasaklama gücü olan bir Başbakanın bu konularda yorum yapması toplumda nasıl algılanıyor azacık düşünmekte yarar var.

Sevgili Peygamberimizin en büyük gücü, tebliğ ettiği hakikatleri en güzel şekilde hayatı ile ortaya koyup temsil etmesi idi. İslam devletinin başına geçene kadar kapı kapı dolaşarak dinini anlattı. İslam dini kanun ve nizamla değil, bu şekilde intişar edip büyüdü. Her gittiği kabileye İslam dinini uzunca anlattı ve kimseye baskı yapacak, yaptırım yapacak bir gücü de zaten yoktu. Dinde zorlama olmadığını Kur’an bizzat ifade buyuruyor (Bakara 256). Toplum fertlerinin yüksek ahlak sahibi olmasını istiyorsanız, tebliğ etmek istediğiniz güzellikleri yaşamanız yeterli. Zorla güzellik olmaz.

“Ama Başbakan kimseyi zorlamıyor?” diyebilirsiniz. Başbakan konumunda olan bir insan, zorlamasa bile söylediği her ifade devlet politikası olarak algılanıyor, bu şekilde hayat tarzı benimsemiş insanları rencide ediyor ve toplumda ayrışmayı körüklüyor. Basit bir mantıkla anlaşılabilecek bir meseleyi Başbakanın hala inatla görmezden gelmesini anlamakta güçlük çekiyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder