24 Haziran 2014 Salı

Çalışkan hükümet

1990'lı yıllar Türkiye'nin en talihsiz dönemidir. Güneydoğu'da yükselen şiddet sarmalı, birbirini izleyen beceriksiz koalisyon hükümetleri, 28 Şubat öncesi ve sonrası yaşanan vahim olaylar, 17 Ağustos depremi ve akabinde gelen ekonomik kriz ülkeyi çökme noktasına getirmişti. 2000'lerin başında ekonomi belki de tarihinin en kötü dönemini yaşarken, Ecevit hükümetinin yurtdışından getirdiği Kemal Derviş olağanüstü bir başarı örneği sergileyerek, çizdiği mali disiplinle ülkeyi rotasına sokmuştu. AKP hükümetinin başa gelmesi ile Kemal Derviş koltuğunu kaybetmişti ama onun açtığı çığırda hareket eden AKP hükümetinin sağladığı istikrarla birlikte ekonomi iyice rayına oturmuştu (Kemal Derviş'e bu anlamda teşekkür edeceğine, Erdoğan ve avaneleri 2007 yılında meydanlarda Ecevit hükümeti ile "memlekette ekonomist kalmadı mı yurtdışından bakan getirdin?" diye dalga geçeceklerdi).

AKP, hükümeti kurduktan sonra Türkiye'yi içeride ve dışarıda düştüğü bataklıktan kurtarmak için kolları iyice sıvadı. 2007 seçimlerine kadar ciddi reformlar gerçekleştirdi, ülkeyi çok kısa bir süre içinde demokratik ülkeler ligine soktu. Sağladığı istikrar ve güven ortamı ile yabancı yatırımcının iştahını kabarttı. Ülkenin gayri menkullerini satarak sosyal harcama ve yardımları arttırdı, istihdam sağladı. 2010 yılına kadar Merkez Bankası'nın faiz oranını çok yüksek tutmasını sağlayarak kur ve enflasyonda da istikrarı sağladı. Hükümetin ikinci döneminde dış politikada yeni atılımlar gerçekleştirildi, içeride de tarihin belki de en kapsamlı demokratik reform adımı atıldı: 12 Eylül Anayasa referandumu.

Erdoğan ile 3. dönem hükümet kuran AKP, reformları ve hukuku askıya aldı. Rezalet bir yasa olan şike kanununu geçirerek hükümetin anti-demokratik icraatlarını başlatan adımı attı. Uludere'deki tavrı, MİT yasası, Afyon faciası soruşturmasının kapatılması, Gezi olayları sırasında Başbakanın kullandığı nefret dili ve polisin orantısız şiddeti, yolsuzluk dosyalarının imhası, basını tamamen ele geçirmesi, Soma faciasındaki duruşu ve çöken bir dış politikanın bir yansıması olan Musul'daki rehine krizi hükümetin içine düştüğü girdabı açıkca ortaya koyuyor. Ne hikmetse, her yıl daha da geriye gitmesine rağmen hükümetin oy oranı her seçimde daha da arttı. Bunun sebebi neydi?

Erdoğan'ın en büyük gücü hitabetinin yanısıra aşırı işkolik ve çalışkan olması. Gece gündüz demeden çalışıyor. Gecenin 2'de basit meselelerden dolayı bakanlarını aradığını medya daha önceleri yazmıştı. Üstüne vazife olmayan meseleri bile detayına kadar inceleyen ve müdahele eden bir Başbakan bu. Ucube heykelden, gazetelerin 23. sayfasındaki sağlık haberine kadar, Fenerbahçe'deki başkanlık seçiminden kadınların kaç çocuğu olacağını ve onları nasıl doğuracağına kadar memleketin her meselesine karışan ve bu anlamda nizam oluşturmaya çalışan zalim bir lider o. Sürekli geziyor. Sürekli konuşuyor. O kadar çalışkan ki çevresinde tembel bakan veya bürokrat görmek istemiyor. Erdoğan'ın bu işkolik karakteri, bakanlarından gençlik kollarındaki siyasiciklere kadar herkesi etkilemiş durumda. Hükümet ve AKP'li belediyelere topyekün bir çalışkanlık ruhu aşılamış durumda.

Bu çalışkanlık ve hizmet aşkının toplumda olağanüstü bir karşılığı var. Hükümet ve devlet kurumlarına karşı hep olumsuz düşünce beslemiş bir halk için çalışkan bir hükümetin işbaşında olması takdire şayan bir durum. "Devletin malı deniz, yemeyen keriz" ifadesinin darb-ı mesel olduğu bir toplumda, elbette bürokratlara hırsız gözüyle bakılması abes değildir. Özellikle Türkiye'nin fakir olduğu 1990'lardaki hükümetler hem tembellik yapıp halka hizmet sunamıyorlardı, hem de çalabildikleri kadar bohçalarına devletin malından aşırıyorlardı. AKP hükümetinin çoğunlukla dindar olması halkta kendilerine karşı "bunlar haram yemez" hüsn-ü zannının oluşmasına da yardımcı olmuştu. Sonradan kullandıkları ifadeler, icraatlar ve hırsızlıkları ile dinden bihaber olduklarını da sergilemiş oldular. Peki bu kadar hizmet etmeye iştiyaklı bir hükümetin nedir günahı?

Çalışkan olmasına karşın bu hükümetin birçok zaafı bulunmakta. Bunlardan en önemlisi cahil olması. Mesela, İçişleri Bakan Efkan Ala Türkçe konuşamıyor. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ekonomiden anlamıyor. Danışmanlarının tek bildiği insanları tekmelemek, iftira atmak, entelektüel yazarlara hakaret etmek ve sosyal medyada trollük yapmak. Profesörleri olan Burhan Kuzu'nun hal-i pür melali ortada. Yiğit Bulut'un ekonomiden sorumlu Başbakan Başdanışmanı olması zaten bu millete direkt bir hakarettir. Son süreçte vekil ve bürokratlarının edep ve zeka seviyesi sosyal medyada alay konusu olmaya devam ediyor.

Başka bir eksiklikleri, devleti babalarının malı olarak görmeleri. Bu hükümet hiçbir zaman halkın yarısından fazlasının oyunu almamıştır. Fakat Başbakan ve şakşakçıları hep "millet arkamızda" diyerek devletin sahibi oldukları ve dolayısı ile de her istediklerini yapabilecekleri iddiasında olmuşlardır. Kamu hakkı, yetim hakkı bu hükümet döneminde piyasadan kalkan birkaç hassasiyet. Kamu malından siyasi saiklerle halka kömür ve şeker dağıtılmasını hangi kul hakkı hassasiyeti ile tevil edebilirsiniz? Veya hükümeti küstürmenin ağır vebalini ödemek zorunda kalacağını bilen işadamlarının "hayır" adı altında Başbakanın oğluna yaptığı "bağışlar" (rüşvet olarak okuyun siz onu) hangi dini kaide ile izah edilebilir?

Çalışkan olmak ve işin hakkını vermeye çalışmak halkın vergilerinden maaşını alan insanlar için beklenen bir meziyet. Fakat işgal ettiği koltuğu kendi vazgeçilmez meskeni saymak, kendilerini alkışlamayan insanları "hain" ilan etmek, haklarını gaspetmek ve hükümeti desteklemeyen insanları "milletten saymamak" hükümeti, kazanma kuşağında kaybeden bir cemaat haline getirdi. 1990'larda hem çalıyor, hem yatıyorlardı. Bugün "çalıyor ama çalışıyorlar da." Umarım bundan sonra gelecek müstakim hükümetler hem çalışır, hem de kul hakkına riayet ederler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder