Son süreçte Erdoğan'ın nefret dilinden hemen hemen hiç nasibini almayan
Kürt'ler ve özellikle de PKK'dır. Gezici'lerden Hizmet mensuplarına
kadar kendisini alkışlamayan herkese her türlü hakaret ve iftirayı
müstehak gören Erdoğan, son süreçte PKK'nın Güneydoğu'daki faaliyetleri
veya BDP/HDP'nin şımarıklıklarına ses çıkarmadı. Fakat bütün bunlara
rağmen son haftalarda hem İstanbul, hem de Güneydoğu kaynıyor. En sonunda bayrağımızı da indirdiler.
Ülkede yaşayan gayrimüslimler ve Kürtler için Erdoğan'ın attığı sözde demokratik adımlar ve reformlar hep kısıtlı olagelmiştir. Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmaması başta olmak üzere, gayrimüslimlere yapılan haksızlıkların suçu Yunanistan'a yüklenmektedir. Atina'da bir cami açmak için kendi vatandaşının en temel hakkı olan eğitimi engelleyen bir Başbakan bu. Dünya liderliği buysa kalsın istemiyoruz. Sevgili Peygamberiniz (asv) "Kim zimmî olan birine eziyet ederse, ben onun hasmı olurum." (el-Münavi) buyurmuş.
Çözüm süreci de bundan farklı değil. Milyonlarca Kürt vatandaşımızın en temel haklarını PKK ile müzakere süreci içinde lütfeden bir Başbakan bu. Neymiş, "PKK militanları ülkeyi terk edecek ve hükümet de üzerine düşen adımları atacak". Yani PKK gereken adımları atmazsa, Kürt vatandaşlar en temel insan hak ve hürriyetlerinden mahrum kalacaklar. Böyle bir demokrasi anlayışı olur mu? Yarın çıkıp Kürt'lere bütün haklarını tanı, mağduriyetlerini gidermek için samimi adımlar at, bak bakalım BDP bölgeden oy kopartabiliyor mu. Bak bakalım ondan sonra PKK istediği gibi bölgede cirit atabiliyor mu.
Barış yılı dedikleri bu dönemde de barış adına atılan tek bir adım bile yok. Ortada varolan sadece bir ateşkes. Ne PKK topraklarımızı terketti, ne de Kürt'lerin hakları iade edildi. Aksine ordu "ateş etmeyin, operasyon yapmayın" şeklinde talimat aldıkları için, PKK mensupları bölgede elini kolunu sallayarak geziyor, yol kapatıyor, haraç kesiyor, kimlik kontrolü yapıyor. PKK, "çözüm sürecinden sonra Irak Kürdistan'ı, Rojava ve Güneydoğu Türkiye'yi içine alan büyük bir Kürdistan kuracağız. Polis, memur olmak isteyen şimdiden PKK'ya katılması gerekiyor" şeklinde bir algı oluşturuyor. İçişleri Bakanlığı'nın resmi rakamlarına göre, çözüm sürecinin başlama tarihi sayılan 21 Mart, 2013'den bu yana binlerce genç dağa gitti. Sadece 300'den fazla çocuğun dağa kaçırıldığı veya kandırılarak dağa gittiğini biliyoruz. Çözüm süreci PKK'nin dize getirildiği veya terk-i silah ettirildiği bir başarı hikayesi değil. Aksine, PKK'yı bölgede daha da hakim kılacak bir ateşkestir. Allah aşkına, PKK neden kendisini bitirecek bir sürecin içine gitsin. Şiddeti şimdilik terkettiği için uluslarası alanda da yavaş yavaş meşrutiyet kazanıyor. Dünya lideri böyle olunuyor herhalde!
Türkiye'nin gelmiş geçmiş en önemli meselelerinden biri ile ilgili buna benzer endişelerimizi dile getirdiğimizde, baştaki zalim adam bize "kan içen vampirler" dedi. "Bölgeden bir senedir şehit haberi gelmiyor, bundan rahatsız oldular" diyor. PKK'yı destekleyen insanlara "Türk askerinin ölmesini istiyor musunuz?" diye sorsanız, onlar bile "evet" diye cevap vermezler. Ancak Başbakan, çözüm süreci ile ilgili eleştiri getirenleri "şehit isteyen hainler" olarak niteledi. Manidardır; Ankara'ya "Mısır'da İhvan'a 'direnin, arkanızdayız' şeklinde telkinde bulunmayınız, karşısındaki ordu çok vahşi, kan gövdeyi götürecek, durum daha da kötü vaziyet alacak, akıllı davranmak lazım" dediğimizde bilgisayar arkasında oturan kara troller bizi İsrail'ci, Sisi'ci ilan edip "biz şehadet şerbetini içtik" diye slogan atıyorlardı.
Her şeyden önce, 2011'den geçen yıla kadar bölgedeki şiddet sarmalı Erdoğan'ın eseridir. 2011 yılının başında 400 milletvekili çıkarmak için Erdoğan milliyetçiliğe sarıldı. Seçim öncesinde PKK'nın eylemlerini arttıracağını biliyordu ve bunu kendi lehine dönüştürmek için şeytani adımlar attı. MHP'yi yüzde on barajın altına indirip 70-80 sandalyesini almayı planlıyordu. Böylece milliyetçi söylemini alabildiğine güçlendirdi, dilini sivrileştirdi. 2011'in başında Ahmet Altan kendisine "milliyetçilikle kof kabadayıcılık yapma" dedi. Erdoğan bu ifadesinden dolayı Altan'ı aylarca mahkemelerde süründürdü (Erdoğan diktatör olsaydı Ahmet Altan bu ifadeyi kullanabilir miydi!) Seçimlere yakın MHP'nin oylarını ele geçirmek için türlü türlü oyunlara el attı. En son seks kasetleri ile 10 MHP genel başkan yardımcısını istifaya zorladı. Fakat MHP'nin oylarında bir değişiklik olmadı. Bu sürede Kürt'lere karşı takındığı tavır öyle bir noktaya ulaştı ki başlattığı ateş seçimlerle sönmedi. Aksine daha da alevlendi. Ağustos ayında Hakkari'de bir gecede 26 şehit verdik. Bundan sonra Erdoğan da PKK'ya karşı savaşı daha da genişletti. Öyle ki binden fazla PKK militanı öldürüldü. Yüzden fazla şehit verildi.
Kendi vatandaşının temel haklarını acımasız bir örgütle pazarlık eden bir hükümet, çözüm sürecini de Erdoğan'ın şahsi siyasi çıkarları istikametinde kullanıyor. Plan şu: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan, Kürt'lerin fevkalade belirleyici olan oylarını alacak, karşılığında da Öcalan 2015 parlamento seçimlerinden sonra ev hapsine alınacak, bir müddet sonra da özgürlüğüne kavuşacak. Öcalan'ın son dönemde basına sızdırılan sempatik resimleri de şeytani bir imaj yapma çalışmasıdır ve bu doğrultuda hesaplanarak atılan adımlardır.
Barış/çözüm sürecine asla karşı değilim. Fakat bu süreç Kürt'lere zaten onların olan hak ve hürriyetlerinin tanınması, mağduriyetlerin giderilmesi ve toplumsal bir barışın kapısını açacak bazı adımların atılması süreci olmalıdır. Yoksa Erdoğan'ın kendi siyasi geleceği için illegal ve vahşi bir örgütle Kürt'lerin hakları üzerinden pazarlık yaptığı, şeffaf olmayan bir süreç olmamalıdır.
Ülkede yaşayan gayrimüslimler ve Kürtler için Erdoğan'ın attığı sözde demokratik adımlar ve reformlar hep kısıtlı olagelmiştir. Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmaması başta olmak üzere, gayrimüslimlere yapılan haksızlıkların suçu Yunanistan'a yüklenmektedir. Atina'da bir cami açmak için kendi vatandaşının en temel hakkı olan eğitimi engelleyen bir Başbakan bu. Dünya liderliği buysa kalsın istemiyoruz. Sevgili Peygamberiniz (asv) "Kim zimmî olan birine eziyet ederse, ben onun hasmı olurum." (el-Münavi) buyurmuş.
Çözüm süreci de bundan farklı değil. Milyonlarca Kürt vatandaşımızın en temel haklarını PKK ile müzakere süreci içinde lütfeden bir Başbakan bu. Neymiş, "PKK militanları ülkeyi terk edecek ve hükümet de üzerine düşen adımları atacak". Yani PKK gereken adımları atmazsa, Kürt vatandaşlar en temel insan hak ve hürriyetlerinden mahrum kalacaklar. Böyle bir demokrasi anlayışı olur mu? Yarın çıkıp Kürt'lere bütün haklarını tanı, mağduriyetlerini gidermek için samimi adımlar at, bak bakalım BDP bölgeden oy kopartabiliyor mu. Bak bakalım ondan sonra PKK istediği gibi bölgede cirit atabiliyor mu.
Barış yılı dedikleri bu dönemde de barış adına atılan tek bir adım bile yok. Ortada varolan sadece bir ateşkes. Ne PKK topraklarımızı terketti, ne de Kürt'lerin hakları iade edildi. Aksine ordu "ateş etmeyin, operasyon yapmayın" şeklinde talimat aldıkları için, PKK mensupları bölgede elini kolunu sallayarak geziyor, yol kapatıyor, haraç kesiyor, kimlik kontrolü yapıyor. PKK, "çözüm sürecinden sonra Irak Kürdistan'ı, Rojava ve Güneydoğu Türkiye'yi içine alan büyük bir Kürdistan kuracağız. Polis, memur olmak isteyen şimdiden PKK'ya katılması gerekiyor" şeklinde bir algı oluşturuyor. İçişleri Bakanlığı'nın resmi rakamlarına göre, çözüm sürecinin başlama tarihi sayılan 21 Mart, 2013'den bu yana binlerce genç dağa gitti. Sadece 300'den fazla çocuğun dağa kaçırıldığı veya kandırılarak dağa gittiğini biliyoruz. Çözüm süreci PKK'nin dize getirildiği veya terk-i silah ettirildiği bir başarı hikayesi değil. Aksine, PKK'yı bölgede daha da hakim kılacak bir ateşkestir. Allah aşkına, PKK neden kendisini bitirecek bir sürecin içine gitsin. Şiddeti şimdilik terkettiği için uluslarası alanda da yavaş yavaş meşrutiyet kazanıyor. Dünya lideri böyle olunuyor herhalde!
Türkiye'nin gelmiş geçmiş en önemli meselelerinden biri ile ilgili buna benzer endişelerimizi dile getirdiğimizde, baştaki zalim adam bize "kan içen vampirler" dedi. "Bölgeden bir senedir şehit haberi gelmiyor, bundan rahatsız oldular" diyor. PKK'yı destekleyen insanlara "Türk askerinin ölmesini istiyor musunuz?" diye sorsanız, onlar bile "evet" diye cevap vermezler. Ancak Başbakan, çözüm süreci ile ilgili eleştiri getirenleri "şehit isteyen hainler" olarak niteledi. Manidardır; Ankara'ya "Mısır'da İhvan'a 'direnin, arkanızdayız' şeklinde telkinde bulunmayınız, karşısındaki ordu çok vahşi, kan gövdeyi götürecek, durum daha da kötü vaziyet alacak, akıllı davranmak lazım" dediğimizde bilgisayar arkasında oturan kara troller bizi İsrail'ci, Sisi'ci ilan edip "biz şehadet şerbetini içtik" diye slogan atıyorlardı.
Her şeyden önce, 2011'den geçen yıla kadar bölgedeki şiddet sarmalı Erdoğan'ın eseridir. 2011 yılının başında 400 milletvekili çıkarmak için Erdoğan milliyetçiliğe sarıldı. Seçim öncesinde PKK'nın eylemlerini arttıracağını biliyordu ve bunu kendi lehine dönüştürmek için şeytani adımlar attı. MHP'yi yüzde on barajın altına indirip 70-80 sandalyesini almayı planlıyordu. Böylece milliyetçi söylemini alabildiğine güçlendirdi, dilini sivrileştirdi. 2011'in başında Ahmet Altan kendisine "milliyetçilikle kof kabadayıcılık yapma" dedi. Erdoğan bu ifadesinden dolayı Altan'ı aylarca mahkemelerde süründürdü (Erdoğan diktatör olsaydı Ahmet Altan bu ifadeyi kullanabilir miydi!) Seçimlere yakın MHP'nin oylarını ele geçirmek için türlü türlü oyunlara el attı. En son seks kasetleri ile 10 MHP genel başkan yardımcısını istifaya zorladı. Fakat MHP'nin oylarında bir değişiklik olmadı. Bu sürede Kürt'lere karşı takındığı tavır öyle bir noktaya ulaştı ki başlattığı ateş seçimlerle sönmedi. Aksine daha da alevlendi. Ağustos ayında Hakkari'de bir gecede 26 şehit verdik. Bundan sonra Erdoğan da PKK'ya karşı savaşı daha da genişletti. Öyle ki binden fazla PKK militanı öldürüldü. Yüzden fazla şehit verildi.
Kendi vatandaşının temel haklarını acımasız bir örgütle pazarlık eden bir hükümet, çözüm sürecini de Erdoğan'ın şahsi siyasi çıkarları istikametinde kullanıyor. Plan şu: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan, Kürt'lerin fevkalade belirleyici olan oylarını alacak, karşılığında da Öcalan 2015 parlamento seçimlerinden sonra ev hapsine alınacak, bir müddet sonra da özgürlüğüne kavuşacak. Öcalan'ın son dönemde basına sızdırılan sempatik resimleri de şeytani bir imaj yapma çalışmasıdır ve bu doğrultuda hesaplanarak atılan adımlardır.
Barış/çözüm sürecine asla karşı değilim. Fakat bu süreç Kürt'lere zaten onların olan hak ve hürriyetlerinin tanınması, mağduriyetlerin giderilmesi ve toplumsal bir barışın kapısını açacak bazı adımların atılması süreci olmalıdır. Yoksa Erdoğan'ın kendi siyasi geleceği için illegal ve vahşi bir örgütle Kürt'lerin hakları üzerinden pazarlık yaptığı, şeffaf olmayan bir süreç olmamalıdır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder