Türkiye
Cumhuriyeti kurulurken en büyük hedefi Sünni, laik ve Türk kimliğini
öne çıkaran bir vatandaş profili oluşturmaktı. Bu insanlar dindar
olmayacaklardı, Alevi olmayacaklardı, Kürt olmayacaklardı. Sünni, laik
ve Türk. Bunun dışına çıkan herkes ya asıldı (Şeyh Said), ya bombalandı
(Dersim) ya da linç edildi (6-7 Eylül olayları). 80 yıl boyunca en zalim
yöntemlerle böyle bir kimlik oluşturmaya çalışan bir Cumhuriyet en
sonunda başarısızlığını ilan etti. Muhafazakarların serbestçe dinini,
inanmayanların dinsizliğini yaşayacağı, Kürt'lerin anadilinde
konuşabilecekleri bir ülke olmaya çok yaklaşmıştık. Ama yine olmadı...
Eskiden elitist cumhuriyetçileri dinsizliği yaymak için siyaseti kullanıyorlardı. Dini Anadolu'dan kazıp çıkarmak için her türlü oyunlar oynandı. Muhafazakar ve dindar halka çok zulmedildi, devlete ve özellikle orduya yaklaştırılmadı; ancak ırgat ve işçilik gibi vasıfsız işlerde istihdam edildiler. Adnan Menderes ve Turgut Özal gibi, muhafazakarların kısmen rahat nefes alabildikleri dönemin mimarları olan liderler geldiler ama birisi asıldı, diğeri de zehirlendi. 28 Şubatın despotik rüzgarlarının yanısıra, ekonomik krizin ülkenin belini kırdığı bir zamanda muhafazakar ve halkın sevdiği bir lider, Recep Tayyip Erdoğan, işbaşına geldi. Devlet içindeki çeteleri ve ordu/yargı vesayetinin gücünü çok iyi anlıyordu. Bunları tasfiye etmek için AB ile müzakere sürecine girdi, 2010 referendumu ile vesayete çok ağır darbeler indirdi. Bu sürede şeriatçı olmakla suçlandı, başarılı sayabileceğimiz partisi "laiklik karşıtı fiilerin odağı" olduğu gerekçesiyle kapatılmaya çalışıldı. Fakat bütün bu süreçlerden başı dik olarak alnının akı ile çıktı. Fakat fazla güç, hüsn-ü zan, aşırı teveccüh ve gayr-i meşru muhabbet bu demokrat ve muhafazakar insanları yoldan çıkardı. Ve kazanma kuşağında kaybedenlerden oldular.
2011 yılında seçildikten sonra halkın yararına tek bir yasa bile parlamentodan geçiremediler. Meydanlarda "yeni anayasa için bize oy verin" diye bas bas bağırdılar ama gözümüzün içine bakarak bizi kandırdılar, ülkeyi askeri anayasaya bile muhtaç hale getirdiler. Halka sunabilecek bir şeyleri olmadığı için hep mağduru oynadılar. İslamcı retoriği ve demagojisi ile halkın muhafazakar damarına basıp, hassasiyetlerini ve hüsn-ü zanlarını istismar ettiler. Muhaliflerine "İsrail'ci" yaftası yakıştırıp saf dindar halkın sempatisini kazanmaya çalıştılar. Müslümanca siyaset yapacaklarına, İslam'ın siyasetini yaptılar. Eskiden elitist cumhuriyetçiler siyaseti dinsizliğe alet ediyorlardı, şimdi de İslamcı'lar dini siyasete alet ettiler. Her gittikleri yerde "ümmet" dediler, Rabia işareti yapıp gözümüze soktular. Soruyorum; Somali halkı dışında hangi Müslüman toplumun sorunlarını çözdüler, hangi mazlum Müslüman topluluğa sahip çıktılar, düşmanlarını altettiler? Filistin'in mi? Arakan'ın mı? Suriye'nin mi? Mısır'ın mı? Bağırmaktan başka ne yaptılar? Tam tersine cahilane davranıp işi daha da kaşıyarak meselenin içinden çıkılmaz vaziyete soktular. Yaptıkları tek şey var: Slogan atmak, bağırmak, Rabia işareti yapmak, kefen giymek. Ha bir de nargile keyfi yapmak.
Erdoğan ve avanesi her konuşmasında onlarca kez Allah diyor, ümmet diyor. Karşımızdaki dini bir cemaat mi yoksa siyasi bir parti mi? Siyasi bir parti ise politikalarını eleştirmek en doğal hakkımız. Fakat böyle İslamcı bir retorik kullanarak, eleştiren kesimi otomatik olarak "dinsiz" sınıfına sokuyor. Siyasetlerine dini alet ettikleri için, muhaliflerini de rahatça "işte biz dindarız diye bizi eleştiriyorlar" algısı ile muhafazakar halka hedef gösteriyorlar. "Başörtülü olmasalardı, saldıracaklar mıydı?" diye Erdoğan meydan meydan dolaşıp muhalifleri dinsizlikle suçladı. Gerçi ne saldıran vardı, ne de laf atan. Tamamen iftiralardan kurulu bir algı operasyonu idi. Onlarca yıl eski CHP zihniyetinden sadece gaddarlık ve zulüm görmüş muhafazakar bir topluluğu, eski CHP zihniyetini desteklemekle suçladılar. Fakat kendileri eski CHP zihniyetini çoktan benimsemişlerdi. Muhafazakar halkın Koç hassasiyetini sömürüp, masum insanları "ananas ittifakı" adı altında hedef gösterdiler. Fakat seçimlere hatime verilince, her hafta Koç'un kapısında ödüller dağıttılar, açılışa katıldılar. Bunları destekleyen halktan kimse de çıkıp, "kardeşim, dün Koç'a saydırıyordun, n'oldu da bugün can ciğer kuzu sarması oldunuz?" sormuyor.
Kimsenin dini hayatı kimseyi ilgilendirmez. Özellikle devleti. Fakat bir siyasi parti dini kullanarak oy devşiriyorsa ve muhaliflerini -- ciddi bir kısmı muhafazakar olmalarına rağmen -- dinsizlikle suçluyorsa, dine en büyük ihaneti yapıyor demektir. İnsanları sadece dinden soğutmakla kalmıyor, ayrıca kendi dünyevi emellerine ulvi dinimizi de alet ediyorlar. Sen, ben ve birkaç arkadaş bunların gerçek İslam'dan bihaber olduğunu, kamil Müslüman'ın yolsuzluk yapmayacağını, iftira atmayacağını, zalimlik yapmayacağını biliyoruz. Fakat dışarıdan izleyen birisi, İslamcı terminolojiyi dilinden düşürmeyen bu topluluğa bakıp, "İslam rüşvet almak, nefret dili kullanmak, halkı ezmek midir?" diye düşünmeyeceğini kimse garanti edemez. 11 Eylül'den sonra radikal militanların kirlettikleri İslam imajını yıllarca Batılıların kafasında değiştirmeye çalıştık. Sanırım bundan sonra da "İslam yolsuzluğu, nefret dilini reddediyor" diye çalıştaylar yapmak zorunda kalacağız.
Bir Müslüman dindar olabilir, hatta dinini başkalarına duyurmak ve yaymak isteyebilir. Fakat bunun yolu kanunla, nizamla değildir. Temsilledir ve yüksek İslam'ı ahlakı yaşamakladır. Küçük bir örnek: Ne zaman AKP hükümeti kendi dinini güzelce yaşayıp, demokratik davranarak ülke için faydalı olabilecek adımlar attı, o vakit bütün İslam dünyasının sempatisini kazandı. "Türkiye bizim için örnektir, modeldir" diyenlerin sayı çoğaldı. Fakat ne zaman ki dinini dayatmaya çalıştı, herkese abilik yapmaya yeltendi, özgürlükçü tavrını terkedip istibdada sarıldı, bütün İslam dünyası da kendilerinden küsüp yüz çevirdi.
Eskiden elitist cumhuriyetçileri dinsizliği yaymak için siyaseti kullanıyorlardı. Dini Anadolu'dan kazıp çıkarmak için her türlü oyunlar oynandı. Muhafazakar ve dindar halka çok zulmedildi, devlete ve özellikle orduya yaklaştırılmadı; ancak ırgat ve işçilik gibi vasıfsız işlerde istihdam edildiler. Adnan Menderes ve Turgut Özal gibi, muhafazakarların kısmen rahat nefes alabildikleri dönemin mimarları olan liderler geldiler ama birisi asıldı, diğeri de zehirlendi. 28 Şubatın despotik rüzgarlarının yanısıra, ekonomik krizin ülkenin belini kırdığı bir zamanda muhafazakar ve halkın sevdiği bir lider, Recep Tayyip Erdoğan, işbaşına geldi. Devlet içindeki çeteleri ve ordu/yargı vesayetinin gücünü çok iyi anlıyordu. Bunları tasfiye etmek için AB ile müzakere sürecine girdi, 2010 referendumu ile vesayete çok ağır darbeler indirdi. Bu sürede şeriatçı olmakla suçlandı, başarılı sayabileceğimiz partisi "laiklik karşıtı fiilerin odağı" olduğu gerekçesiyle kapatılmaya çalışıldı. Fakat bütün bu süreçlerden başı dik olarak alnının akı ile çıktı. Fakat fazla güç, hüsn-ü zan, aşırı teveccüh ve gayr-i meşru muhabbet bu demokrat ve muhafazakar insanları yoldan çıkardı. Ve kazanma kuşağında kaybedenlerden oldular.
2011 yılında seçildikten sonra halkın yararına tek bir yasa bile parlamentodan geçiremediler. Meydanlarda "yeni anayasa için bize oy verin" diye bas bas bağırdılar ama gözümüzün içine bakarak bizi kandırdılar, ülkeyi askeri anayasaya bile muhtaç hale getirdiler. Halka sunabilecek bir şeyleri olmadığı için hep mağduru oynadılar. İslamcı retoriği ve demagojisi ile halkın muhafazakar damarına basıp, hassasiyetlerini ve hüsn-ü zanlarını istismar ettiler. Muhaliflerine "İsrail'ci" yaftası yakıştırıp saf dindar halkın sempatisini kazanmaya çalıştılar. Müslümanca siyaset yapacaklarına, İslam'ın siyasetini yaptılar. Eskiden elitist cumhuriyetçiler siyaseti dinsizliğe alet ediyorlardı, şimdi de İslamcı'lar dini siyasete alet ettiler. Her gittikleri yerde "ümmet" dediler, Rabia işareti yapıp gözümüze soktular. Soruyorum; Somali halkı dışında hangi Müslüman toplumun sorunlarını çözdüler, hangi mazlum Müslüman topluluğa sahip çıktılar, düşmanlarını altettiler? Filistin'in mi? Arakan'ın mı? Suriye'nin mi? Mısır'ın mı? Bağırmaktan başka ne yaptılar? Tam tersine cahilane davranıp işi daha da kaşıyarak meselenin içinden çıkılmaz vaziyete soktular. Yaptıkları tek şey var: Slogan atmak, bağırmak, Rabia işareti yapmak, kefen giymek. Ha bir de nargile keyfi yapmak.
Erdoğan ve avanesi her konuşmasında onlarca kez Allah diyor, ümmet diyor. Karşımızdaki dini bir cemaat mi yoksa siyasi bir parti mi? Siyasi bir parti ise politikalarını eleştirmek en doğal hakkımız. Fakat böyle İslamcı bir retorik kullanarak, eleştiren kesimi otomatik olarak "dinsiz" sınıfına sokuyor. Siyasetlerine dini alet ettikleri için, muhaliflerini de rahatça "işte biz dindarız diye bizi eleştiriyorlar" algısı ile muhafazakar halka hedef gösteriyorlar. "Başörtülü olmasalardı, saldıracaklar mıydı?" diye Erdoğan meydan meydan dolaşıp muhalifleri dinsizlikle suçladı. Gerçi ne saldıran vardı, ne de laf atan. Tamamen iftiralardan kurulu bir algı operasyonu idi. Onlarca yıl eski CHP zihniyetinden sadece gaddarlık ve zulüm görmüş muhafazakar bir topluluğu, eski CHP zihniyetini desteklemekle suçladılar. Fakat kendileri eski CHP zihniyetini çoktan benimsemişlerdi. Muhafazakar halkın Koç hassasiyetini sömürüp, masum insanları "ananas ittifakı" adı altında hedef gösterdiler. Fakat seçimlere hatime verilince, her hafta Koç'un kapısında ödüller dağıttılar, açılışa katıldılar. Bunları destekleyen halktan kimse de çıkıp, "kardeşim, dün Koç'a saydırıyordun, n'oldu da bugün can ciğer kuzu sarması oldunuz?" sormuyor.
Kimsenin dini hayatı kimseyi ilgilendirmez. Özellikle devleti. Fakat bir siyasi parti dini kullanarak oy devşiriyorsa ve muhaliflerini -- ciddi bir kısmı muhafazakar olmalarına rağmen -- dinsizlikle suçluyorsa, dine en büyük ihaneti yapıyor demektir. İnsanları sadece dinden soğutmakla kalmıyor, ayrıca kendi dünyevi emellerine ulvi dinimizi de alet ediyorlar. Sen, ben ve birkaç arkadaş bunların gerçek İslam'dan bihaber olduğunu, kamil Müslüman'ın yolsuzluk yapmayacağını, iftira atmayacağını, zalimlik yapmayacağını biliyoruz. Fakat dışarıdan izleyen birisi, İslamcı terminolojiyi dilinden düşürmeyen bu topluluğa bakıp, "İslam rüşvet almak, nefret dili kullanmak, halkı ezmek midir?" diye düşünmeyeceğini kimse garanti edemez. 11 Eylül'den sonra radikal militanların kirlettikleri İslam imajını yıllarca Batılıların kafasında değiştirmeye çalıştık. Sanırım bundan sonra da "İslam yolsuzluğu, nefret dilini reddediyor" diye çalıştaylar yapmak zorunda kalacağız.
Bir Müslüman dindar olabilir, hatta dinini başkalarına duyurmak ve yaymak isteyebilir. Fakat bunun yolu kanunla, nizamla değildir. Temsilledir ve yüksek İslam'ı ahlakı yaşamakladır. Küçük bir örnek: Ne zaman AKP hükümeti kendi dinini güzelce yaşayıp, demokratik davranarak ülke için faydalı olabilecek adımlar attı, o vakit bütün İslam dünyasının sempatisini kazandı. "Türkiye bizim için örnektir, modeldir" diyenlerin sayı çoğaldı. Fakat ne zaman ki dinini dayatmaya çalıştı, herkese abilik yapmaya yeltendi, özgürlükçü tavrını terkedip istibdada sarıldı, bütün İslam dünyası da kendilerinden küsüp yüz çevirdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder