10 Haziran 2014 Salı

El Kaide ile komşuyuz artık

Dünyada kendinden başka herkesi aptal olarak gören Ahmet Davutoğlu'nun "sığ trajik derin çukuru" sayesinde El Kaide ile komşu olduk. Bunun üstüne, El Kaide'ye düşman kesimlere de düşman olduk. Küsmediğimiz/küstürmediğimiz kimse kalmadı. Ne bölgedeki Müslüman ülkelerle konuşuyoruz, ne de Batıda bir itibarımız kaldı. 1974'den bu yana belki de Cumhuriyet tarihinin en büyük yalnızlığını yaşıyoruz.

Bölgede "barış, istikrar ve kardeşliği hakim kılacağız" sloganı ile yola çıktılar fakat etnosentrist tavırları ile, Ortadoğu'daki dengeleri görmezden gelerek koskoca bir ülkenin dış politikasını ve böylece ulusal çıkarlarını da ayaklar altına aldılar. Suriye'de, Mısır'da, Irak'ta bir numaralı suçlu Sisi, Esed ve Maliki olsa bile, olayları daha da yokuşa süren ve daha akıllı bir tavır sergileme imkanı olmasına rağmen irrite edici söylemleri ile dış politikadan zerre anlamadığını aleme ilan eden bu hükümet ve egoist diplomatlarıdır. Ülkenin selametini düşünen ve bu doğrultuda eleştiri getiren herkesin ağzına mühür vurdular. Davutoğlu, televizyon televizyon gezerek her dış politika meselesini duygusal bir düzleme oturttu, öyle bir algı oluşturdu ki eleştirel düşünen insanlar bile kendi kendine "ben gerçekten hain miyim?" diye sorar oldu.

Amerika dünyanın süpergücü olmasına rağmen, en küçük ülkelerin yanında bile mütevazi tavırlarından ödün vermiyor, her ülkenin onuru ve gururu olduğunu anlayarak davranıyor. Türkiye'deki romantik İslamcı'lar ise, Enver Paşanın izinden giderek Ortadoğu'daki kaos ve şiddeti söylemleri ile daha da onarılmaz hale getirdiler. Demokratik ve herkesin saygı duyduğu bir ülkeyi, Ortadoğu'nun tipik, geleneksel bir üçüncü dünya ülkesi haline dönüştürdüler. İran'ın Batı ile nükleer anlaşmasında çok önemli bir katkısı bulunan Umman, resmi bir açıklama yaparak "bizim rolümüzü abartmayın" demişti. Umman kadar bile olamayan Türkiye ise, Ortadoğu'nun hemen hemen hiçbir projesinde başarılı olmamasına rağmen, bütün pozitif gelişmeleri kendine mal etmeye çalıştı. Bir zamanlar Davutoğlu'nun boy boy resmini yayınlayan gazetelerdeki eleştiriler karşısında da herkesi A'dan Z'ye hain ilan ettiler.

Suriye'de olaylar patlak verince, Türkiye Suriye'li mültecilerin yanısıra, ordudan feragat eden ve ayrılan albay ve generallere de kapısını açtı. Kısa sürede Apaydın kampı Suriye muhalefetinin askeri üssüne dönüştü. Suriye'de ilk zamanlarda şöyle bir algı vardı: "Türkiye kapısını askerlere açmış, her türlü silah yardımı da yapıyor. Ordudan ayrılıp oraya intikal edelim." Türkiye, bu yanlış algıyı daha da güçlendirecek açıklamalarda bulundu. Mesela, Erdoğan'ın "ikinci Hama'ya müsaade etmeyiz" tarzından birçok açıklamaları Suriye'deki muhalifleri cesaretlendirerek, isyanını daha da alevlendirdi. Hiçbir askeri strateji ve taktiği olmadığı halde, karşısındaki ordunun gücünü ve uluslararası dengeleri yanlış okuyarak, bir avuç silahlı muhalifi vahşi Esed'in önüne itti. Sonuç: 170 bin can. En son gelen rakamlara göre Suriye'de 3 buçuk yıllık savaşın sonucunda 54 bin sivil halkın yanısıra, 62 bin 800 Suriye ordusu askeri ve 42 bin 700 muhalif militan ölmüş. 3 milyona yakın insan Suriye dışına çıkmak zorunda kalmış, 7 milyon insan Suriye içinde kendi yaşadığı topraklardan ayrılmaya mecbur bırakılmış. Erdoğan'a "ne için?" diye sorsanız cevabı belli: Demokrasi ve özgürlük. Ben de soruyorum: Değer miydi? Değse bile, yol ve yordam bu muydu?

Suriye'deki demokrasi ve özgürlük mücadelesi sayesinde o çokça zikrettiğiniz 910 kilometrelik sınırın yarısı PYD'nin, yarısı da El-Kaide'nin elinde. Aynı El Kaide bugün bir zamanlar şanlı Osmanlı toprağı olan Musul'u ele geçirdi. Musul'da kan revan olmuş, şehir bildiğiniz yanıyor. Hemen biraz güneybatısında Anber vilayeti El Kaide'nin elinde. Irak'ta her gün onlarca insan mezhepsel saldırılardan ölüyor. Bunun önünü almak için, Allah aşkına, bağırıp çağırmaktan, Rabia işaretini gözümüze sokmaktan başka ne gibi adımlar attınız?

"Peki, bütün bu olanlardan Türkiye mi suçlu?" diye sorabilirsiniz. Elbette değil. Fakat güçlü ve akıllı devlet, çevresindeki tehlikeleri en aza indirgeyen, gelişmeleri iyi okuyabilen ve durumu buna binaen doğru değerlendirebilendir. Ne MİT'in, ne Davutoğlu'nun, ne Erdoğan'ın son 5 yılda hiçbir öngörüsü doğru çıkmadı. Her gün önlerine onlarca rapor geliyor, kulağı her yere uzanabilen istihbarat örgütü ellerinin altında, bütün uzmanlara bir telefon uzaklığındalar, arzu ettikleri düşünce kuruluşundan istedikleri raporu sipariş etme gücündeler. Bütün bunlara rağmen üniversitedeki akademisyenlerin bile rahatça görebilecekleri olayları göremediler.

Lübnan, Suriye ve Irak'taki bu vahim gelişmelerden endişe eden birisi olarak soruyorum: Bölgesel güç olma projesinde El Kaide ile komşu olmak var mıydı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder