30 Ekim 2014 Perşembe

Linç kültürü

Bizden birisi sahneye çıkıp yapıcı bir konuşma yapsa, insanları kucaklayıcı, iyiliğe sevkedici ve kötülükten menedici ifadeler sarfetse... Evet insanlar alkışlar.

Fakat başka birisi yine aynı şekilde meydana çıksa; selam verdikten hemen sonra dinleyen insanların hassas olduğu noktalara vurgu yapıp "şunlar, şunlar size şu kötülüğü yaptı, hala temaşa mı edeceksiniz" diye onları galeyana getirse mesela. Bunlar sülük, vampir, sapıktır dese... Ona buna saldırsa, en alçakca iftira ve yalanlarla sevmeyenlerine çamur atsa... İnanın bana insanlar daha bir gür alkışlar, daha bir içtenlikle slogan atarlar. Çünkü bizde linç kültürü çok baskın. Seviyoruz konuşurken ona buna saldırmayı. Seviyoruz yazarken polemiğe girip onu buna laf atmayı, olay çıkarmayı. Kavga edip taraftar toplamayı, yılmaz savunucular edinmek için düşmanlar oluşturmayı. Siyasetin en çirkin yüzü bu. Bazıları makam için, bazıları para için, bazıları da kabir kapısına kadar değeri olan şöhret ve "görsünler, işitsinler" için.

Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalatu Vessalamın konuştuğu en büyük -- kalabalık demeyeceğim -- yıldızlar topluluğu, yanlış bilmiyorsam, Veda Haccı'nda irad ettiği hutbe sırasında idi. Herkesin gözünün içine baktığı insanların, rehberlerin, topluma yön veren kanaat önderlerinin nasıl konuşması gerektiği ile ilgili de bize bir reçete sunar. "Canlarınız, mallarınız, namuslarınız mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur." buyurmuş Efendimiz (sav).

"Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalibin torunu İlyas bin Rabia’nın kan davasıdır." Hutbesinde Müslüman, müslümanın kardeşi olduğunu ve böylece bütün Müslümanların birbirleri ile kardeş olduğunu vurgulamıştır.

Hutbetinin sonuna doğru, "Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız. Adem ise topraktandır. Arab'ın Acem'e, Acem'in da Arab üzerine üstünlüğü olmadığı gibi kırmızı tenlinin siyah üzerine siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır." buyurmuştur. Gördüğünüz üzere konuşması sırasında hep insanlar arasındaki ihtilafları bitirmeye, medar-ı nizaa olacak noktaların üzerini örtmeye çalışmıştır. "Şunlar sizin düşmanınızdır" demiyor, aksine Müslümanlar arasındaki bağı güçlendirmek için çalışıyor. İnsanların yol-yordam göstermesini beklediği bir insanın konuşması gereken ifadeler bunlar.

Siyaset çok kirli bir meslek. Karşındaki melek olsa şeytan, yanındaki şeytan olsa melek gibi gösterir. Muhalif olduğu insanları hakkaniyet ölçüsünde düşmanlık beslemez. Çoluk çocuğu ile infaz eder, her türlü karakter suikastı ile bitirmeye çalışır. Efendimiz buna da bir reçete sunuyor: "Suçlu kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba oğlunun suçu üzerine oğlu da babasının suçu üzerine suçlanamaz."

İşte böyle bir peygamberin ümmeti olan bizler nasıl bir yozlaşma geçirmişiz ki kendi mevcudiyetimizi devam ettirmek için ona buna saldırıda bulunuyoruz; sadece gereksiz bir düşmanlıkta bulunmuyoruz, aynı zamanda iftira ve çamur atarak da temizlenmesi ağır ve hatta imkansız olan bir vebalin altına giriyoruz. Kirlenen dimağlar, karışan kafalar, bozulan zihinler, bulanan gözler... Bunların hesabını kim verecek?

Okulda iki kişi kavga ederken izlemek hoşumuza gider, alkış tutarız. Birisi ayırmaya çalışsa "sen ne karışıyorsun kardeşim?" deyip kızarız ona. Maç izliyor edasıyla iki arkadaşın birbirini dövmesini izleyip coşarız. Keşke bütün kavgalara olan tavrımız bu kadar masum ve küçük çaplı kalabilse. Keşke birisi birisine saldırdığı zaman sevmediğimiz tarafı yuhalayacağımıza, araştırıp gerçeği bulmaya çalışsak. Kendimiz ve ailemiz aleyhine bile olsa hakkı tutup müstehak olduğu yere koysak. İşte toplumdaki bu baskın linç kültürünü bizi yöneten siyasiler çok iyi bildiklerinden bunu çok güzel bir şekilde istismar ediyorlar. En olmadık iftiraları attığınızda bile millet bunu yutuyor. Çünkü cehalet çok yaygın, araştırıp gerçeği ortaya çıkarma çabası sıfıra yakın ve linç kültürü ve bundan zevk alma güdüsü çok baskın.

Bu kültür sadece muktedirlerde değil, mazlumda da var. Onyıllarca mazlum olmuş kitlelerin bugün "sıradaki" diğer mazlumları en acımasız bir şekilde ezmesine ne diyeceğiz?

Hani İsrailoğulları onyıllarca Firavun'un Mısır'ında köle olarak çalışmış, tarihin en mazlum topluluğu olarak tarihin sayfalarına yazılmışlardı. Sonra Allah onları felaha erdirdi, denizi yardı ve Firavun ve ailesini onların gözünün önünde boğdu. Her türlü nimeti ile İsrailoğullarını serfiraz kıldı. Fakat İsrailoğulları her defasında nankör çıktılar, isyan ettiler, daha fazla istediler ve müstakim yoldan saptılar. Mazlumlar (hem de ne mazlumlar) sonra zalime dönüştü. Ve Allah'ın inayeti kesildi, ahirette de kurtulma fırsatını kaçırdılar.

Dua ediyorum ki bugün mazlum olan, ezilen ve her türlü baskıya maruz kalan masum insanlar birgün zalim olmayacak ve bugün yaşadıkları ve belki de onlara sonsuz Firdevs'leri kazandıracak işkence ve cefaları hep ibret dersi olarak tahattür edeceklerdir.

En sonda Üstad'ın ifadesi ile bitireyim: Dünyanın sefasını çok gördük, biraz da cefasını çekelim.

Suriye stratejisi

Son iki haftadır Washington, Boston ve New York çevresinde dolaşıyorum. Birkaç üniversitede "Yeni Türkiye"yi anlatma fırsatı oldu. İnsanların en çok sordukları iki soru var: Tayyip Erdoğan'a ne oldu ve Ankara IŞİD'i destekliyor mu?

Tayyip Erdoğan'ın içinden geçtiği serüveni önceki yazılarımda bir nebze de olsun anlatmaya çalışmıştım. Kafası karışan insanların sordukları soru şu: Bu mesele çok çetrefilli. Erdoğan ve hükümeti daha önce IŞİD'e terörist demiyordu. Sonra bir gecede IŞİD en büyük düşman oldu. Fakat IŞİD'i bitirmek için oluşturulmuş koalisyona da katılmamakta ısrar ediyor. Ankara IŞİD'i destekliyor mu desteklemiyor mu?

Aslında bu karmaşık gibi görünen meselenin çözümü çok basit. Erdoğan ve Türk hükümetinin gaye-i hayali Suriye'deki Beşar Esed rejimini ne pahasına olursa olsun devirmek. Erdoğan ve Davutoğlu'nun hayali birgün Şam'ın en büyük meydanında yüzbinlerce Türk ve Suriye bayraklarını sallayan insanların önünde nutuk atmak. Bunu başarabilmek için ülkeyi içine sokmayacakları bir bataklık yok. Esed rejimini devirmeye müteveccih olmayan hiçbir koalisyon veya operasyonun da bir parçası olmak istemiyorlar.

Esed Erdoğan'ın yakın dostu idi. Birlikte Bodrum'da az çay içmediler. O zaman Suriye'de elbette demokrasiden eser yoktu. "Ama o zaman 200 bin insanın ölümüne sebebiyet vermemişlerdi" söyleyenlerin iddiası da boş. 30 sene önce Hama'da 30 bin insanı katleden de bu rejimdi. Oğul Esed zamanında da 30 bine yakın muhalif zindanlarda işkence görüyordu. Yanlış anlaşılmasın: Esed rejimi ile ilişki kurulmamalıydı veya sadece demokrat ülkelerle dost olunur demiyorum. Önemli olan Türkiye'nin milli çıkarları; ülkenin menfaati neyi gerektiriyorduysa o yapılmalı idi.

Mart 2011'de başlayan olaylardan sonraki aylarda Davutoğlu ve Erdoğan Esed'i defaetle uyardı. Esed'in reform yapması gerektiği, insanlara ateş açmaması, ordusunu geri çekmesi şeklinde telkinler edildi. Esed'in reform yapabileceğine inanıyorlardı. Davutoğlu iki kere Şam'a gitti, Esed'i iyi niyetli buldu. 9 Ağustos 2011'de tam 6 saat Esed'le görüşme yapan Davutoğlu, Esed'den "ordu birliklerimi Hamas ve Humus'tan geri çekeceğim" sözü aldı. Fakat üç gün sonra bu illerde askeri operasyonlar tekrar devam etti. Erdoğan ve Davutoğlu bu adımı direkt kendilerine hakaret olarak algıladı. Askeri operasyonlara devam etmek Esed'in yoksa rejim unsurlarının mı kararı idi bilemeyeceğim ama o günden itibaren Esed rejimini devirmek için Erdoğan yemin etti.

Gerilim daha da yükseldi. Türk uçağı düşürüldü, Reyhanlı'da 53 vatandaşımız hunharca öldürüldü, sınırlarımızda bombalar patlatıldı. Bu arada Ankara Körfez'den Suriye'ye gidecek olan silahları Suriye'ye gönderiyordu. Bazı silahlar El Kaide'nin bir kolu olan El Nusra Cephe'sine gidiyordu. Amerika bunun önünü almak için 2012 yılında Nusra'yı terör örgütü listesine aldı. O hafta Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Feridun Sinirlioğlu Washington'a uçtu ve dönemin Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın yardımcısı William Burns'e "Nusra'yı terör örgütü listesine almanız zamanlama açısından yanlış" dedi.

Türkiye üzerinden Suriye'ye giden Körfez'in silahlarını "doğru kişilere" tevcih etmek için CIA, Türkiye'nin güneyinde kapsamlı bir program yürütüyordu. Böylece silahların radikal örgütlerin eline geçmesi engelleniyordu. Türkiye ise Suriye'de Esed rejimine karşı savaşan her türlü irili ufaklı radikal örgütlere silah ve para gönderiyordu. IŞİD denen terör örgütü büyüyünce, küçük radikal gruplar da bu örgütün içine katılmak zorunda kaldı. Böylece Türkiye'nin sağladığı silahlar IŞİD'in eline geçti.

Esed rejimi bir türlü düşmüyordu. Erdoğan çileden çıkmıştı. Esed rejiminin hava gücünün bu iç savaşta belirleyici olduğunu düşünüyordu. Esed'in hava üstünlüğü olmasa muhaliflerin bu rejimin ordusunu yenebileceğini düşünüyordu. Bu sırada Esed rejimi hayati bir hata yaptı. Kimyasal silah kullandı. Kimyasal silah kullanıldığı hafta ve sonrasında Türkiye'den Suriye'ye silah sevkiyatı zirveye çıktı. Amerika Suriye'yi vurmak için askeri planlar yaptı. Erdoğan Esed rejiminin sonunun geldiğini düşünüyordu. Obama son dakika Suriye'yi vurmaktan vazgeçmesi Ankara'yı müthiş bir hayal kırıklığına uğratmıştı. Türk hükümeti için Suriye'de "radikal" veya "ılımlı" kavramı diye bir şey kalmamıştı. Her türlü örgüte silah ve para gidiyordu. Erdoğan, Suriye'de radikal bir grubun ülkeyi yönetmesini Esed'e tercih ediyordu.

Birkaç ay önce, IŞİD Suriye'nın doğu ve kuzeyini, Irak'ın da kuzeybatısını kısa sürede işgal ettikten ancak sonra Erdoğan uyanmıştı. IŞİD'in Esed'i devirmekten ziyade kendi devletini kurmak istediğinin farkına varmıştı. Musul'da Türk vatandaşlarını rehin aldığı zaman da başının ağrıyacağını anlamıştı.

Fakat bir ikilem karşısında kalmıştı: Erdoğan, IŞİD'i kanser olarak görüyordu ve gitmesi gerektiğine inanıyordu. Fakat IŞİD giderse yerine Esed'in ordusu geçecekti. Esed'in tekrar Türkiye'nin sınırına kadar gelmesine Erdoğan'ın tahammülü yoktu.

Bu sorunu aşmak için Erdoğan hükümeti Batıya şunu teklif etti: Sadece IŞİD'i ortadan kaldırmak yetmez. Suriye ve Irak'taki hava saldırıları kapsamlı bir stratejinin bir parçası olması lazım. Esed'in de bu hengamede ortadan kaldırılması gerekir. Ankara'nın teklifi şuydu: Esed'in ordusunu mevcut muhalif güçler Türkiye, ABD ve Suudi'lerin eğit-donat programlarından sonra yenmesi mümkün. Fakat Suriye rejiminin hava üstünlüğü muhaliflerin ilerlemesini engelliyor. O yüzden Suriye üzerinde uçuşa yasak bölgenin oluşturulması lazım. Bu arada Suriye'nin içinde 5 km derinliğinde güvenli bir bölge oluşturulacak ve rejim muhalifleri burada eğitilip donatılacaktı.

ABD ve Batılı ülkeler bu stratejiyi açıktan reddetmeseler bile, Suriye ve Irak stratejisinde bunun öncelik olmadığını ve planları içerisinde bulunmadığını belirttiler. Erdoğan ise "güvenli bölge, uçuşa yasak bölge ve muhalifler için eğit-donat programları olmazsa Türkiye koalisyona katılmaz" dedi. Türkiye'nin IŞİD aleyhine oluşturulan koalisyona katılması müttefikleri için çok büyük bir önem arzediyor. Özellikle ABD ve müttefiklerinin İncirlik'teki askeri üssü kullanması lojistik açıdan Suriye ve Irak'taki hava saldırılarını kolaylaştıracaktır. Fakat Türkiye buna müsaade etmiyor.

Suriye rejimi ile ilgili bir strateji çizilmezse de Türkiye'nin koalisyona katılmayacağı da açıktan belirtiliyor.

Türkiye'nin önünde iki tehdit var. IŞİD ve Esed rejimi. IŞİD'in birincil tehdit olmasına rağmen, Erdoğan Esed'e takılıp kalmış durumda. Ankara, IŞİD'in bitirilmesinin Esed'in daha da güçlenmesi anlamına geleceğinin farkında. Ankara'nın vizyonsuz, boyunu aşacak ve herkesten sır gibi sakladığı Suriye politikaları sayesinde Türkiye çok zor durumda bırakılmıştır. Türkiye'nin sadece Kobani'de takındığı tavır yüzünden ülkede nasıl kıyametin koptuğu ortada. Esed'i devirmek için ülkeyi savaşa bile sokacak kadar bilenmiş bir hükümetin memleketi nasıl derin bir kaosa sokacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Bundan sonra hükümetin en azından atacağı adımlar ve Suriye politikalarının Meclis'te ve kamuoyunda tartışılması lazım. Geçmişte bu kadar vahim hataların yapılmasına rağmen hala koca bir ülkenin savaş riski dahil her türlü tehlikenin eşiğinde olmasına karşın hiçbir politikası kamuoyunda tartışılmaya açılmıyor. Tam 100 sene önce girilen 1. Cihan Harbi'nde olduğu gibi...

12 Ağustos 2014 Salı

Reva mıdır?

Bu milletten vefa bekliyorlardı.

Belki de şöyle düşünüyorlardı: Türkiye'de hemen hemen herkesle oturup en azından çay içmişliğimiz var, çocuğu ile bir saat bile olsa ders çalışmışızdır, küçük de olsa şöyle veya böyle yardımımız dokunmuştur. 40 yıldır her gelen bir sağdan bir soldan vurmuş ama bu fedakar insanlar savrulmamış, akidelerini dünya menfaatlerine satmamışlar. Hizmet camiasına bu kadar açıktan muharebe ilan eden bu hükümete de "yok artık" deyip savunacaklardı. Belki de bunlar beklentileri idi.

Fakat olmadı.

Başbakan gülerek "vurucam kırbacı, vurucam kırbacı" dedikçe, büyük bir kesim de alkış tuttu. Mazlum inliyor, zalim de mazlumun ahını ney diye dinliyordu. Sanki onyıllarca bu millete hizmet eden bu camia değildi. Sanki her 10 senede bir milletin seçtiği iktidarları bu cemaat alaşağı ediyordu. Sanki bu camia Güneydoğu'da mafya birlikleri kurup Kürt muhalifleri asit kuyularında eritiyordu. Sanki bu camia onyıllarca insanları cehalet ve fakirlik içinde bıraktı. Sanki bu camia devleti ele geçirip milletin malını yemeye çalıştı, yemeyenlere de "keriz" ismini taktı. Sanki spordan sanata Türkiye'nin her alanda gelişmesine bu camia hiç mi hiç katkıda bulunmadı, aksine hep zarar verdi. Sanki eğitimden insani yardıma sadece Türkiye'de değil bütün dünyada "kimse yok mu?" diyenlerin yardımına bu camia koşmadı. Sanki insanların haritada gösteremedikleri ülkelere gidip şanlı bayrağımızı bu camianın fedakar ve adanmış mensupları dalgalandırmadı. Sanki Türkiye'nin bir numaralı düşmanıymış gibi muamele gördü. Böyle düşünmeyenler de ya sustu ya da "ama siz de çok hata yaptınız" dedi.

Ne olursa olsun, bu yapılanlar reva değildi.

Herkesin kabul ettiği bir gerçek var -- Tayyip Erdoğan Hizmet'i bitirmek için yemin etmiş ve bunu en ilkesiz, hukuk normlarına sığmayacak bir şekilde ve en acımasız bir surette hayata geçirmek için elinden geleni yapıyor. Peki bu kadar hukuksuzluk, gadr ve zulüm varken neden insanımız sessiz? Neden kimse "yanlış yapıyorsunuz?" diye bunların önünde durmuyor. AKP'yi destekleyen milyonların içinde hiç mi vicdanlı birisi yok da çıkıp "bu kadar da olmaz ama" demiyor? Kime bu soruları sorsanız şu cevabı alıyorsunuz: Siz de zamanında sessiz kaldınız.

Öyle mi acaba?

Hizmet mensupları sahabi mesleğine matlup fedakar insanlar olsalar bile bir sahabi topluluğu asla değil. Mükemmel bir mü'min olduklarını hiçbir zaman iddia etmediler. Her zaman acz ve fakrlarının farkında, kendilerini sıfırlayan ve sahip oldukları bütün güzellikleri Allah'a tevdi edebilen bir topluluk olmaya gayret ettiler. Elbette Hizmet mensupları kusurdan münezzeh değiller. Elbette tarihin çeşitli safhalarında yanlış kararlar almış, yanlış adımlar atmış olabilirler. Fakat hiçbir zaman şahsi istikbal düşüncesi, makam arzusu veya para hırsı bu yanlış adımların atılmasında zerre rol oynamamıştır.

Hizmet dünyadaki diğer insan hakları örgütleri gibi aktivist bir hareket değil. Hizmetin tek gayesi var: İslam dünyasının ayağındakı prangalar olarak gördüğü cehalet, tefrika ve yoksulluğu ortadan kaldırmak. Bu kutsal hedefe ulaşmak için de tek yolu eğitim olarak görür. Her hayırlı işin muzır manileri olduğundan insi ve cinni şeytanlar da bu Hizmetin fedakar hadimleri ile tarih boyunca çok uğraşmışlar, hala da uğraşmaya devam ediyorlar. Camianın bu millete ve insanlığa hizmet etmesini sindiremeyen her türlü çevrelerin Hizmet'e zarar verememesinin tek yolu hukukun üstünlüğünün korunduğu ileri demokrasinin bu ülkeye gelmesi idi. İleri demokrasinin Türkiye'de ayak açıp yürümesi için yıllarca çaba gösteren bu camia oldu. AB sürecini desteklemesinden, Kürt ve gayr-i Müslim azınlıklara haklarının tanınması, darbe ve darbe teşebbüslerinin yargılanmasını, derin devletin çürütülmesi ve ordunun siyasetten itilip çıkarılması gibi bir çok alanda özellikle AKP'nin bu istikamette attığı siyasi adımlara destek oldu. Bu süreçte haklı veya haksız birçok kalp kırmış olabilir, suçlu insanlar yargılanırken tutuklama furyası sırasında bazı insanlara medya üzerinden haksızlık yapılmış olabilir. Fakat bu süreçlerin hiçbirinde Hizmet'in herhangi bir istikbal endişesi veya devleti ele geçirmek gibi bir derdi olmadı, olamaz. Böyle bir hedef ve gayesi varsa veya olacaksa ömrü de uzun olmaz. Çünkü devletin kucağında oturan herkes er ya da geç bitmeye mahkumdur.

Son 10-15 yıllık bir süreçte gizli veya açık Hizmet mensupları ülkede haksızlığa uğramış kesimlerin şöyle veya böyle desteklemeye çalıştı. Bazı durumlarda muktedir olamadığı için belki de sessiz kalmayı yeğledi. Daha önce de belirttiğim gibi, Hizmet bir insan hakları savunucusu örgütü olmadığından, her mağdur olmuş kesimle ilgili adım atması veya görüş bildirmesi mümkün değil, böyle bir gücü de zaten yok. Dershane ve müteakip süreçte bu kadar cansiperane ortaya çıkıp hükümeti karşısına alması ve bu konuda savunmaya geçmesini neden yadırgıyorlar anlamış değilim. Dershaneler, Hizmet mensuplarının dişi ile, tırnağı ile onyıllarca vücuda getirdiği eğitim kurumlarıdır. Sizce diğer mağdur kesimlerden ziyade bu meselenin üstüne düşüp savunması normal değil mi? Hizmete yakınlığı ile bilinen medyaya müthiş baskıların olduğu bir dönemde Hizmetin basın özgürlüğü ile ilgili sesinin gür çıkmasını yadırgayanları da anlamış değilim. Sizce diğer mağdur gazete ve gazetecilerden ziyade kendisini savunması en normal bir insan refleksi değil mi? Nasıl bir baba veya anne kendi evladını savunurken başka birisi "neden şurada saldırı altında olan çocuğu da savunmadın, samimi değilsin" diyemez ve derse haksız olur, aynen bunun gibi de kimse Hizmet'e "başka konularda sessiz kaldınız veya sesiniz az çıktı, samimi değilsiniz" diyemez.

Tekrar etmekte fayda var: Hizmet'in herkese sahip çıkacak gücü yoktur ve tarih boyunca iktidarı nisbetinde ya eli ile, ya dili ile, ya da kalbi ile kötülüklere en azından buğz ederek karşı çıkmıştır, mezalimlerin bir şekilde karşısında durmuştur. Bu hükümetin kendilerini bitirmeye çalışmasını bile Hizmet 2-3 senedir daha açık bir şekilde sezmesine ve hissetmesine rağmen yine alttan almaya çalışmış ve "masum insanlar zarar görmesin, kaybeden Türkiye olmasın" diye "dişini biraz daha" sıkmaya çalışmıştır. Kendisini hedef alan bir hükümete karşı bile gücü olmadığı için ve Türkiye'nin kazanımlarının zarar görmemesi yüzünden müsamaha göstermiş bir hareketi nasıl olur da diğer kesimlerin mağduriyetlerine "sessiz kaldı" şeklinde suçlarsınız? Keşke bu ülkede herkesin hak ve hukuku gözetilse. Keşke en adi suçlardan yargılananlar bile hak ihlali ile karşı karşıya kalmasalar. Keşke bu ülkede herkes özgürce yaşayabilse, kimse mağdur edilmese. Ama gel gör ki "paralel devlet" safsatası ile suçlanan bu Hizmet bırakın diğer mağduriyetleri, kendisini bile gerektiği ölçüde korumaya muktedir değildir.

Burada Hizmet mensupları "suçsuzdur, tertemizdir" demek asla istemiyorum. Sadece bir gerçeğe parmak basmak zorundayım. Türkiye'de Kemalistler dışında yakın zamana kadar hemen hemen her kesim bir şekilde mağdur olmuştur. En son AKP döneminde de Kemalistler mağdur edilmişlerdir. Fakat ilginçtir, Türkiye'de hiçbir kesim diğeri mağdur olurken sesini çıkarmamıştır. Gayr-i Müslim azınlıklardan Gezici'lere, oradan da Hizmet mensuplarına kadar hep mağdur olan kesim yalnız bir şekilde haklarını savunmaya mecbur olmuş, kimse onların muavenetine koşmamıştır. Türkiye'de böyle bir gerçek varken Hizmeti enaniyet ve kendisini düşünmekle suçlamak haksızlıktır. Allah aşkına, Hizmetin gücü ve iktidarı oldu da mazlum birilerine el uzatmadı mı? Bu soruya cevabınız "evet" ise, demek ki Gülen hareketinin asıl gücünü çok abartmışsınız. Eğer güçlü olsaydı, dershaneler gibi bu millete sadece fayda sağlayan bir kurumların kapatılmasını engelleyebilirdi. Kendisine bile uzanan elleri bükmekten aciz bir hareketten himmet beklemek safdilliktir.

Hizmet mensuplarının çok hatası olabilir. Fakat elinizi vicdanınıza koyarak cevap verin: Bir senedir Hizmet mensuplarına yapılan bu haksızlıklar acaba kime kaybettiriyor? Sadece Türkiye'nin menfaatleri için çalışan bu hareketin susturulup bastırılması, hizmetlerinin durdurulmasından zarar görecek bu memleket değil midir? Bütün hata ve yanlışlarına rağmen, bu kadar yapılan baskı ve zulümler reva mıdır? Türk bayrağının bütün dünyada gururla dalgalanmasını kendilerine gaye-i hayal yapmış bir topluluğu ihanetle suçlamak hangi vicdana sığar, söyler misiniz?

Vicdanınıza sesleniyorum.

Allah rızasını maksat yapan bir hareketin elbette ki muini yine Allah'tır. O'nu bulan neyi kaybeder ki?

Yavuz hırsız

Özellikle Batı ülkelerinde mafyanın en etkili mücadele taktiği ikiyüzlülüktür. Mesela, insan kaçaklığı yapan bir örgütün mensupları genelde insan kaçakçılığı aleyhindeki kampanyalarda önde giderler. Uyuşturucu ticareti yapan bir mafya, yüklü bağış ve kampanyalarla "uyuşturucu ile mücadele" dernekleri kurar ve sözde uyuşturucu ile mücadele ederler. Kara borsa işi yapan diğer bir mafyanın üyeleri ise sürekli ve her ortamda kara borsadan yakınır ve bununla mücadele etmek için sözde inisiyatiflerde bulunurlar.

Yaptıkları cinayetlerin üstünü kapatmak için böyle sözde kampanyalarla diğer insanların dikkatlerini kendilerinden savarlar. Öyle bir algı oluştururlar ki, yarın birileri bu insanları bu noktada suçladıkları vakit, çevrelerindeki dostları "asla olamaz" deyip destek verirler. Her türlü kara işi yapan mafya örgütleri, öldürdükleri insanların cenaze törenine katılmak gibi ikiyüzlü davranışlarla hayatta kalmayı başarabilen en etkili teşkilatlardır. Son dönemde Türkiye'de gelişen olaylara baktığımızda bu taktiği sadece mafya değil, AKP hükümeti de halkı kandırmak için en etkili bir strateji olarak izliyor.

Erdoğan, "biz gücümüzü milletten alıyoruz" derken yalan söylemiyor. Doğru, güçlerini halktan alıyorlar; çünkü milleti kandırmayı çok iyi biliyorlar. İnsanları yanlış bilgilendirerek ve algı operasyonları ile ciddi bir kesimin desteğini elde ediyorlar. Peki insanları nasıl kandırıyorlar?

Erdoğan ve güruhunun konuşmalarını dikkatle incelediğinizde, aslında bilaperva yalan söylediklerini, bundan zerre utanmadıklarını ve "yok artık" dedirtecek ifadeler sarfettiklerini göreceksiniz. Bu kadar açık yalan söylemek stratejilerinin bir parçası. Hiçbir zaman savunma yapmazlar, en adi yalanları söyleyerek saldırıya geçerler, hem kendilerini dolaylı yolla savunurlar, hem de muhaliflerini zor durumda bırakırlar. Konuşmalarında her zaman en suçlu olduğu noktalara vurgu yapar ve tamamen farklı bir algı oluşturarak halkın bir bölümünü diğerine karşı kışkırtırlar. Mafyanın yaptığı gibi, kirli çamaşırı olduğu her yerde tam tersini söyleyerek insanları kandırırlar. İtiraf etmek gerekirse, bu anlamda çok başarılı oldukları söylenebilir.

İstanbul başta olmakla Türkiye'yi şantiye alanına çeviren bir hükümet olmasına rağmen, hep "en çevreci hükümet biziz" derler. Bölgede ve dünyada itibarı sıfırlanmasına rağmen, "bizden izinsiz Ortadoğu'da bir yaprak bile düşmez" diyebilme cüretini gösterirler. İsrail'le her türlü iş çevirmesine rağmen, ortaya çıkmasın diye en anti-Semitist ifadelerle her gün İsrail aleyhine bağırıp çağırırlar. İşçi haklarında sınıfta kalmalarına rağmen ve Soma'da 301 şehitin hesabını halen vermemelerine karşın, "bizim dönemimizde madenciler gün yüzü gördü" diyecek kadar cahil cesaretlidirler. 12 yıldır iktidar olmalarına, özel veya devlet sektöründe çalışan hemen hemen herkesi bir şekilde AKP'ye sadık olmaya zorlayan bir hükümet olmasına rağmen, hep "mazlumum" iniltileri dinlettiyorlar. İnsanları akılalmaz zulüm yöntemleri ile susturmaya çalışmalarına rağmen meydanlarda utanmadan "Zalimler için yaşasın Cehennem" sloganları atabiliyorlar. İstihbarat teşkilatları ile herkesin mahremine girmelerine, telefonlarını dinleyen bir hükümet olmasına rağmen, yolsuzluk soruşturması kapsamında mahkeme kararı ile dinleme yapanları suçlayacak kadar yüzsüzdürler. Bütün uluslararası basın örgütleri tarafından en son sıralarda gösterilmelerine rağmen hala "basınımız özgür, istediklerini yazabiliyorlar" söyleyebiliyorlar.

Sormadan edemiyorum: Nasıl oluyor da bu hükümet en çok suçlandığı noktalarda hep diğerlerini suçluyor? İşte mafya taktiği olan ikiyüzlülük dediğimiz bu olsa gerek.

İnsanları yatak odalarına kadar dinle, ortaya çıktığında inanmasınlar diye başkalarını bunu yapmakla suçla.

Her türlü yüzkızartıcı hırsızlığı irtikap et, üstü açıldığında hiç kimse itibar etmesin diye "dürüst" ayakları yap.

1930'lardan bu yana görülmemiş bir parti devleti kur, sonra da CHP'nin tarihini sorgula.

Devletin bütün kaynaklarını hoyratça kullanarak devlete darbe indir, sonra da başkalarını darbecilikle suçla.

Bu kadar suça karışmış ve her gün biraz daha Türkiye'yi uçuruma götüren bir hükümetin hala milyonlarca destekçisinin olması, AKP'nin bu algı operasyonunda ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor.

Filistin'i sömürmek

Günlerdir ortada bir tezvirat dönüyor. İlk önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu konuştu: "Şanssız bir açıklama" dedi. Sonra bugün de Erdoğan meydanda Cumhurbaşkanı adayı Ekmeleddin İhsanoğlu'na Filistin meselesinde ağır ithamlarda bulundu. Şunları söyledi:

"İşte şimdi çıkmış adayların bir tanesi ne diyor, Aman Yarabbim, 'Filistin meselesinde Türkiye tarafsız kalması gerekir' diyor. Şu hale bak yahu. CHP'nin, MHP'nin adayı bunu söylüyor. İsrail bombaları yağdırıyor, savunmasız insanlar ölüyor, hala 'Filistin meselesinde tarafsız olacaksın' diyor. Bu ne anlayıştır?"

Siyasi tartışmalar bir kenara ama birisine söylemediği bir şey üzerinden saldırmak hangi siyasi etiğe sığıyor? İnsanların bunu araştırmayacağını, tekrar dönüp o bir saatlik Taha Akyol röportajını izlemeyeceğini bildikleri için, muhalifinde eksik bir şey bulamayınca uydurmaya başladılar. Nasıl olsa İhsanoğlu sonra çıkıp "Ben böyle bir şey söylemedim" derse, "İşte çarktı, kıvırdı deriz" diyorlar.

İlk önce şunu belirteyim: İhsanoğlu'nun "Filistin meselesinde Türkiye tarafsız kalması gerekir" diye bir ifadesi yok. Bu tamamen havuz medyası ve kara troller tarafından üretilmiş, uydurulmuş bir ifade. Taha Akyol röportajın başında, Ortadoğu'yu iyi bilen İhsanoğlu'na Suriye ve Irak'taki durumu soruyor. İhsanoğlu da Türkiye'nin bu çatışmalarda taraf olmasının "milli menfaatlerimizle ilgili olmadığını" söylüyor. Bu ifadeyi alıp "Filistin konusunda tarafsız olmalıyız" şeklinde başlık atan gazete, televizyon ve internet medyasının bırakın gazetecilik etiğini, insanlıktan nasipleri yok. Amaç belli; aylardır masum insanları İsrailci'likle suçlayan muktedir ordusu, şimdi de eksiğini bulmakta zorlandıkları İhsanoğlu'nu da İsrail'in yanında durmakla suçluyorlar.

İhsanoğlu'nun Suriye ve Irak hakkında sarfettiği ifadelerin altına imzamı atıyorum. Türkiye bu ülkelerde mazlumun falan arkasında değil. Çok komplike bir savaşın içinde hangi tarafa oynayacağını şaşıran, hep kaybeden ve meseleleri daha da çetrefilli hale getiren bir aktördür. Suriye'de o kadar facianın bir anlamda sorumlusu olan bu insanlar hala yüzleri kızarmadan "biz mazlumun yanında olduk" diyorlar. Bu konu da tartışmaya açık fakat bunun Filistin meselesi ile ilgili uzaktan, yakından bir ilgisi yok.

İhsanoğlu'nun Suriye ve Irak'la ilgili söylediği o malum ifadeden sonra, Ortadoğu'daki genel dengeleri anlatmak açısından, İsrail'le ilişkileri muhafaza etmenin öneminden bahsediyor. İsrail'de Türkiye'nin diplomatik misyonunun olması hem Arap, hem de İslam dünyasının çıkarları için elzem olduğunu söylüyor. Bunu da herhalde "Filistin konusunda tarafsız olmamız gerekiyor" şeklinde anlamanız aklınıza hakaret olur, değil mi? Yoksa birisi çıkar da önünüze Ariel Şaron, Ehud Olmert, Tzvipi Livni ile ilgili Erdoğan'ın ve hükümetinin yıllarca süren iyi ilişkilerini ortaya koyar. 2009 yılına kadar Gazze'yi bombalayan uçakların Konya'da eğitim uçuşu yaptığını söyler. Milli askeri sırları barındıran Heron'ların İsrail üretimi olduğunu ve birkaç sene önce İsrail'den satın alındığını anlatır. İsrail'le ilişkileri muhafaza etmek Filistin davasına ihanetse eğer, en başta bu ihaneti Tayyip Erdoğan yapmıştır. Oğlunun İsrail'le ticareti ile de hala da yapıyor demektir.

Türkiye, hangi hükümet iktidarda olursa olsun, her zaman Filistin davasının yanında olmuştur. İsrail Kudüs'ü 1980 yılında kendi topraklarına ilhak edip başkent ilan ettiği vakit Türkiye protesto etmiş ve hiçbir zaman diplomatik misyonunu Tel-Aviv'den Kudüs'e taşımamıştır. Ayrıca Kudüs'teki Filistin misyonunu da hiçbir zaman Ramallah'a taşımamıştır. İsrail'le her türlü siyasi ve askeri ilişki içinde olan bir Türkiye'nin onyıllarca Filistin davasına sahip çıkması Erdoğan'la ortaya çıkan bir şey değil. Erdoğan'ın meydanlarda Filistin'le ilgili söylediği şeyler sadece kör şecaat ve cahil hamaseti değil, aynı zamanda Gazze'deki mazlumların acısını da sömürmektir.

Türkiye'de 12 yıllık iktidarı ile İsrail'le hem siyasi, hem askeri, hem ticari her türlü yakın ilişki içinde olan bir iktidarın masum insanları ve benim gibi İsrail'e ayak basmamış birisini İsrail yanlısı veya ajanı olarak suçlaması cerbezenin dibi ve iftiranın en ahlaksızcası olsa gerek. Siyasi muhaliflerine "İsrail uşağı" yakıştırması yapmak en ilkel Ortadoğu toplumlarındaki diktatörlerin, muhaliflerini susturmak için kullandıkları bir şey. Esad'dan Kaddafi'ye herkesin ağzında sakız olmuş bu suçlamaya maalesef Erdoğan'a alkış tutanlar da safiyane inanıyor.

Dövme

"Bu dövmeler ne? Niye böyle vücuduna zarar veriyorsun. Yabancılara aldanmayın. İleride Allah muhafaza kansere varıncaya kadar her şeyi yapar. Çok tehlikeli.”

Bu ifadeler Başbakan Tayyip Erdoğan’a ait. Bugün açılışını yaptığı bir spor tesisinde kendisini karşılamaya gelen 18 yaşındaki milli bir futbolcuya, milyonların seyrettiği bir ortamda attığı bir fırça. Türk milleti artık bu adamın böyle tavır ve davranışlarına alıştı. İşin trajik yönü şu: Başbakanı seven insanlar bu ifade başta olmakla buna benzer sözlerden hoşnut oluyorlar.

Her şeyden öte böyle sözlerden memnun olmak başkadır, bunu söylemenin doğru olup olmadığı meselesi tamamen başkadır. Ben ailemin herhangi bir ferdinin dövme yaptırmasını yasaklarım, çevremde böyle niyeti olan arkadaşları da vazgeçirmek için uğraşırım. Fakat benim gibi sıradan insanların mükellefiyeti iyiliği emredip, kötülükten nehyetmek olduğu için, yaptırım gücüm olmadığından dolayı benim bu anlamda tanzim faaliyetlerim sorun teşkil etmez. Ancak her beyan ettiği cümlenin devletin resmi politikası anlamına gelen Başbakan gibi mesul bir şahsiyetin, herkesin önünde küçük bir çocuğu azarlaması ve insanların özel hayatları ile ilgili yorumda bulunması asla kabul edilebilir bir durum değil.

Burada bir şeyi açıklığa kavuşturmak gerekiyor: “Başbakan haksızdır” demiyorum. Dövmenin haram olduğunu bildiği için rahatsız olmuştur ve bir şekilde sağlık tarafını öne çekerek ikazda bulunmuştur. Fakat bu kadar uyarılmasına ve eleştirilmesine rağmen halen kendi şahsi kapasitesinde hareket etmekte ve koca bir devleti temsil ettiğini unutmaktadır. İnsanların özel hayatlarına bal gibi bir müdahele olan bu hareket ya cehaletindendir, ya da aşırı gücün vermiş olduğu umursamazlıktandır.

Maalesef Erdoğan’ı sevenler, özellikle yeni neslin ahlak sorunu olduğundan şikayetlenen veliler Başbakanın böyle uluorta ahlak dersi vermesinden ziyade memnun olup alkışlamaktadırlar. Öyle zannediyorlar ki, Başbakan böyle davranınca sorunlu eşhas sağdan hizaya gelecek. Tam tersi oluyor.

Siyasetçinin vazifesi toplumu eğitmek veya ahlak dersi vermek değil. Bu işi yapan okul, dershane, vakıf, cemaatler, topluluklara yol açmak; onların özgürce faaliyet icra etmesinin önündeki engelleri bertaraf etmek ve bu anlamda destek çıkmaktır. Bu noktada zaten yasalara aykırı bir icraat sözkonusu ise, bu çerçevede kanunlara uygun bir şekilde gereği ne ise yapılır. Kadınların ne kadar çocuk sahibi olmasından, nasıl doğuracağına ve ne renk ekmek tüketilmesine kadar her türlü konuda yorum yapan ve tavsiyede bulunan Başbakan, ülkede sebep olduğu ayrışmanın herhalde farkındadır.

Başbakanın, ihale karşılığı işadamlarından imam-hatip yapılmasını talep etmesi ve yüzmilyonlarca dolar haraç almasını, konuştuğum bir AKP’li “parayı topluma geri kazandırmak” olarak nitelemişti. Vakıf ve cemaatlerin bağış toplamaları, kampanya yapmaları ve işadamlarından bağış talep etmeleri dünyanın her yerinde olağandır. Hiçbir işadamı veya sıradan vatandaş bağış yaptığı kampanya veya vakıfa zorla para göndermiyordur. Bunu dini veya başka saiklerle gönüllü yapıyordur. Bağış kampanyası düzenleyen birisinin işadamlarından bağış talep etmesinde herhangi sorunlu bir nokta yoktur. Fakat devletin başındaki bir siyasetçinin, bütün ticari başarısının devletle iyi geçinmeye bağlı olan bir işadamından bağış istemesinde bir garabet yok mudur? O bağışı TÜRGEV’e yatırmayan işadamı acaba yarın bir daha büyük bir ihale alabilir mi? Başbakanın talebini geri çeviren bir işadamı, her gün muhatap olduğu hangi bürokratla bundan böyle iş yapabilir? Bilmem kimin bahşişini önceden vereceksin diyen Acem çocuğu acaba yaptığı bağışları Allah rızası için mi yapıyor?

Başbakan için, “milyoner işadamlarından haraç alarak iyi yapıyor” diyen insanlar, acaba Erdoğan’ın konumundan dolayı o bağışların rahatça tahsil edilebildiğinin farkında değil mi? O haraçlar karşılığında devlet kaynaklarının hoyratça o insanlara peşkeş çekildiğini güya bilmiyorlar mı?

Nasıl devletin içindeki bu haraç ve rüşvet ağı gönüllülük esasına dayanmıyor ve dayanması da mümkün değil; öyle de Başbakanın açıktan yaptığı ahlak teşvikleri de toplumda hüsn-ü kabul görmüyor ve ters tepiyor.

Basit bir örnek: Üniversite son sınıf. Önemli bir sınavınız var. Geçemezseniz mezun olamıyorsunuz. O sınavın hocası da sınıfa gelerek bir projesini anlatıyor ve bağış talebinde bulunuyor. Kağıt üzerinde masumca görünen bu talebin aslında ne kadar tehlikeli bir istek olduğunu görmemek mümkün mü? Acaba o hocaya şirin görünmek için bağış yapmayacak bir öğrenci olabilir mi? Mezun olabilmek için hocanın eline bakan öğrencilerden böyle bir talepte bulunmayı hangi ahlak ilkeleri ile tevil edebilirsiniz?

Ben yazılarımla insanları irşad etmeye çalışabilirim. Bir yaptırım gücüm olmadığı için insanlar ya önem verir amel ederler, ya da yüz çevirip giderler. Fakat yasa yapma ve yasaklama gücü olan bir Başbakanın bu konularda yorum yapması toplumda nasıl algılanıyor azacık düşünmekte yarar var.

Sevgili Peygamberimizin en büyük gücü, tebliğ ettiği hakikatleri en güzel şekilde hayatı ile ortaya koyup temsil etmesi idi. İslam devletinin başına geçene kadar kapı kapı dolaşarak dinini anlattı. İslam dini kanun ve nizamla değil, bu şekilde intişar edip büyüdü. Her gittiği kabileye İslam dinini uzunca anlattı ve kimseye baskı yapacak, yaptırım yapacak bir gücü de zaten yoktu. Dinde zorlama olmadığını Kur’an bizzat ifade buyuruyor (Bakara 256). Toplum fertlerinin yüksek ahlak sahibi olmasını istiyorsanız, tebliğ etmek istediğiniz güzellikleri yaşamanız yeterli. Zorla güzellik olmaz.

“Ama Başbakan kimseyi zorlamıyor?” diyebilirsiniz. Başbakan konumunda olan bir insan, zorlamasa bile söylediği her ifade devlet politikası olarak algılanıyor, bu şekilde hayat tarzı benimsemiş insanları rencide ediyor ve toplumda ayrışmayı körüklüyor. Basit bir mantıkla anlaşılabilecek bir meseleyi Başbakanın hala inatla görmezden gelmesini anlamakta güçlük çekiyorum.

27 Haziran 2014 Cuma

Eleştiri ve Hormon

Allah'ın Dafi ve Hafız diye iki ismi var. Defeden, savan veya hıfzeden anlamına gelir. Allah'ın bu isimlerinin kainatta tecellileri elbette ki sonsuz. Kirpinin oklarından, kaplumbağanın kabuğuna, gülün dikeninden yılanın zehirine kadar birçok organizmada Allah'ın Dafi ve Hafız isimlerinin cilvelerini müşahede etmek mümkün. İnsanda hem zahiren, hem de batınen bu isme tevafuk eden birçok hassa bulunmaktadır. Beynimizi muhafazası ile mükellef kafatasından, kalp ve akciğerlerimizin korunması ile memur kaburgalara kadar birçok kemik ve organlarımız bu isimlerin dünyadaki yansıması. Bunların dışında normal şartlarda olmayan fakat herhangi bir çevresel tehdit algıladığımızda vücuda gelen bazı durumlara dikkati çekmek istiyorum.

İnsan bir tehdit algıladığında, mesela, evinde bir yangın olduğunda veya gece karanlığında ormanın içinden yürüdüğü zaman, insanın vücudu halk dilinde "stres hormonu" olarak bildiğimiz kortizol ve epinefrin salgılar. Adrenalin etkisi yapan bu süreç sonucunda enerji depolarından kaslarımıza bir anda muazzam bir güç pompalaması olur. Öyle ki yerimizde oturamayız ve telaş içinde bu enerjiyi dışarı atmamız gerektiğini düşünerek el ayağa düşeriz. Mesela, evinizin bir odasında yangın olduğunu düşündüğünüzde, Allah size o anda öyle bir güç verir ki o binadan ayrılmak için bütün gücünüzle bir çaba içerisine girersiniz. Deprem zamanı insanların pencereden atlamaya çalışması işte bu kortizol salgını sonucunda oluyor. Bir tehdit algısı yaşadığınızda kaslarınızda biriken o enerji adeta "havadan nem kapar" ve çevredeki bütün her şeyi tehdit olarak görür. Mesela gece ormanda yürüyen birisinin önünden bir kedi geçse, bir ejderha geçmiş gibi korkar. Çünkü kendisini en korkunç bir saldırıya göre hazırlamış ve kaslarındaki müthiş enerji deposunu boşaltmak için fırsat kolluyor.

Bazı insanlar, geceleri uyandıklarında gördükleri bazı varlıklardan bahsederler (genelde gulyabani olarak tesmiye edilir). Böyle bir tevehhüm yaşayan bir insan tehdit altında olduğunu düşündüğü için endokrin sistemi sayesinde epinefrin salgılanır ve her hareketi bir tehdit olarak algılar. O vehme kapıldığı varlıklar gözünde daha da büyür çünkü vücudundaki birikmiş enerjiyi boşaltması için o varlıklarla mücadele etmesi gerekir. Böylece odada kendisi ile beraber paralel sakinlerin varlığı vehmine ve sehabına kapılır.

Maalesef Erdoğan da Allah'ın tehditlere karşı mücadele edebilmeleri için insanın mahiyetine dercettiği bu sistemi mükemmel bir şekilde istismar eder. İlk önce bir tehdit oluşturur. Bunlar paralel, vampir, sülük der. Eski zamanlardan zulüm ve tahakkümle eşdeğer bazı anahtar kelimeleri kullanır. Mesela darbeci der, başörtülü bacıma saldırdılar der. Muhaliflerinin dinsiz olduğunu vurgulamak için daha önceleri din düşmanlığı yapan CHP ile kol-kola göstermek ister. Onların halktan kopuk burjuvazi olduklarını vurgulamak adına "boğaza karşı viskilerini yudumlarlar" şeklinde ifadelerle zavallıca siyaset yaptığını düşünür. Halkın beyninde yavaş yavaş tehdit algısını yerleştirir. Böylece uzun dönemde yüzde 43'ün endokrin sistemini harekete geçirir ve vücutlarının kortizol salgılamasını sağlar. Böylece bu insanlar çevrelerindeki her anti-Erdoğan hareketlenmeyi tehdit olarak algılar ve mantıklı-mantıksız saldırırlar (Gece ormanda yürüyen adamın hareketlerinde mantık aramayın). Olmayan veya tehdit oluşturmayan her hareket ve davranışı da tehdit olarak kabul eder ve vehimle hareket ederek zulmeder, haksızlık eder.

Epinefrin salgını ayrıca insanlarda depresyonu da tetikler (hani Fuat Avni sürekli "korkma, titre" diyor ya) ve olmayan tehditin nereden geldiğini bilmeyenleri tam bir paranoyak yapar (Paranoyak insanların kısa bir süre sonra kafayı yediklerini söylememe lüzum yok sanırım).
 
Hayatımızda çok örnekleri vardır: Birisiyle atışırız, kavga ederiz fakat meselenin özünü anlamak için oturup konuştuğumuzda her şey değişir. Aslında ikimizin de bir şekilde haklı olduğunu, bazı kişilerin olayları farklı yansıttığından dolayı sorunun bir yanlış anlaşılma ile büyüdüğünü farkederiz. Siz de muhalif saydığınız birisiyle bir gün oturup çay için ve birbirinizi kırmadan, incitmeden konuşmaya çalışın. Ne kadar da güzel anlaşacaksınız. Sebebi şu: Her iki taraf da kendisini birbirine tehdit olarak görmüyor ve dostane müzakere ettiklerini anlıyorlar. Tehdit altında olmadığını düşündüğü için saldırı kanatlarını yere indirir ve bazı noktalarda hatalı olduklarını kabul eder. Yapılan eleştiriler karşılıklı olarak hoşgörü ile karşılanır. En azından "saygı duyuyorum ama katılmıyorum" denilir.

O yüzden normal ülkelerde kimden gelirse gelsin her türlü eleştiri olgunlukla karşılanır. Bizde ise her eleştirinin arkasında - eski dost veya düşman tarafından gelsin - hep artniyet ararız. Çünkü karşıdaki insanı tehdit olarak gördüğümüzden (koltuğumuzu sevdiğimiz için) bütün eleştiri kanallarını kapatıp, her türlü teçhizatla savunma mekanizmalarını işletip, karşı taraftan gelecek her türlü hareketi saldırı olarak değerlendiririz (kortizol hormonunun etkisi). Özellikle Erdoğan ve ekibi gibi algı yönetimini mükemmel yapan, halkın muhafazakar damarına güzelce basıp hassas noktaları istismar ederek muhalifleri iblisleştiren bir hükümet sayesinde, iktidar destekçileri artık hiçbir eleştiriyi kabul etmiyorlar. Belki kendi aralarında "ya bu Tayyip o yumruğu atmamalıydı, şu sözü söylememeliydi, orada haklı değildi" diyorlardır. Ancak dışarıda zerre kadar reislerine toz kondurtmuyorlar. Sanki devlet bunların, sanki ülke bunların tapulu malı, sanki memleket toprakları babalarından miras kalmış, sanki ölümüne yapıştıkları iktidarları eleştiriler karşısında ıslah olacağına devrilecek ve ülke uçuruma doğru gidecek. İşte böyle acımasız ve merhametsizce bir tehdit algısı oluşturarak halkın bir kısmını diğer kısmına karşı kışkırtıyorlar, ülkeyi tehlikeli bir kutuplaşmanın eşiğine getiriyorlar. Özellikle bu milletin 50 senedir ayağa kalkması için tanımadığı ülkeleri mesken edinen, kolundaki bilezikleri bilatereddüt veren ve bazılarının rüyada bile göremeyeceği tahayyülü imkansız fedakarlığı yapan vatan evlatlarına karşı bir takım siyasi saiklerle Anadolu insanını yalan ve iftiralarla dolduruşa getirenler acaba inandıklarını iddia ettikleri ahiret yurdunda nasıl hesap verecekler?

24 Haziran 2014 Salı

İslamcılık

Farklı düşünen bir Müslüman, Suriye, Türkiye veya Kuveyt'ten ziyade İngiltere ve Amerika'da daha rahat kendi düşüncelerini ifade edebiliyor. Tüm ayrımcılık ve kısıtlamalara rağmen, dinimizden olmayan yöneticilerin Batı dünyasında nisbi olarak daha adaletli davranması, bu ülkeleri cazibe merkezine dönüştürüyor. İran veya Mısır'da yöneticilerin zulmünden firar eden insanlar Batıyı kendi ülkelerine tercih ediyorlar.

3-5 asır önce de bu durumun tam tersi sözkonusu idi. Batı dünyası karanlık bir bataklık içinde bocalarken, İslam dünyasındaki adalet, fethedilen topraklarda yerli halkın Müslümanları kolayca kabul etmesine vesile olmuştu. Batı dünyasında yükselen milliyetçiliğin yanısıra gelişen teknoloji, artarak derinleşen hürriyet ve hukukun üstünlüğü, Müslüman ülkelerini Batı karşısında çok daha güçsüz bir hale getirmiştir. Batı dünyası parlayan yıldız olma yolunda ilerlerken, İslam dünyasında istibdad, tefrika, cehalet ve işgal yaygın hale gelmişti.

Osmanlı ve İslam dünyasının içine düştüğü bu sıkıntılardan kurtarmanın yolunu arayan Üstad Hazretleri, çözümü siyasette görür. Sultan II Abdülhamit'i sevmesine rağmen istibdad rejiminden rahatsız olur ve Osmanlı'nın hürriyet-i meşrua çizgisinde kaldığı sürece Batı dünyası ile rekabet edebileceğini ve Osmanlı vilayetlerini kancasına almış cehalet ve tefrikayı da yenebileceğini düşünür. Meşrutiyet'e karşı çıkan Doğu aşiretlerini tek tek gezer ve hürriyet-i meşruanın İslam'ın bir gereksinimi olduğunu ve bununla şems-i İslam'ın daha da parlayacağını anlatır. İstanbul'a gelerek siyasete girer ve hükümetin ıslahı ile hürriyetin yaygınlaşmasını sağlayarak Osmanlı'nın ayağa kalkabileceğini düşünür. Bütün hüsn-ü niyetine rağmen Divan-i Harb-i Örfi'de bir cani gibi idamla yargılanır, tımarhaneye gönderilir ve söyledikleri tesir icra etmez. İstanbul siyasetinden yorulup Van'a çekilmeye karar verir.

İstanbul'daki kısa fakat maceralı hayatı ile siyasetin ne kadar bölücü olduğunu anlar ve "siyasetten ve şeytandan Allah'a sığınırım" der. İslam'ın sorunlarının çözüm yerinin siyasette olmadığını anlar. İslam dünyasındaki asıl ihtiyacın ahlak ve iman olduğunun farkına varır. "Yeni Said" diye tesmiye ettiği geri kalan hayatında sadece iman ve ahirete çalışır. Bu 40 yıllık dönemde sadece Adnan Menderes'e bir mektup yazar ve "bir parça siyasete bulaştım" dediği de budur.

Üstad'ın bu ufkunu yakalayamayan günümüzün siyasal İslamcıları maalesef hala halkın ahlakını kanun ve kurallarla tanzim etmeye çalışır. İslam meselelerinin çözümünü ve Müslümanların dünyada hükümran olabilmelerini siyasette görür. Siyasetle "dindar nesil" yetiştirebileceklerini ve ülkelerini dünyada hakettiği noktaya çıkarabileceklerini zannederler. Fakat Mısır ve Türkiye'de olduğu gibi, siyasal İslamcılığın ne kadar bölücü olduğunu, bu hükümetlerin dünyada nasıl hüsn-ü kabul görmediğini ve içeride muhalifleri ne derece sindirdiğini gördük. Mursi'nin yanlış politikaları ülkeyi bir uçuruma sürükledi ve Ankara'nın telkinleri ile istifa etmemekte direnmesi askeri darbeyi tetikledi. Mısır'da bugün şahit olduğumuz otoriter rejim Mübarek dönemini aratır duruma geldi. Erdoğan da aynı şekilde İslamcı retoriği ve davranışları ile Türkiye'yi uçuruma sürüklüyor.

Yanlış anlaşılmasın: İslamcılık'ın İslam'la alakası yoktur. İslamcılık, siyasetin dine alet edilmesi değil, dinin siyasete alet edilmesidir. Sevgili Peygamberimiz kendi dinini anlatırken kapı kapı dolaştı. Sahabi gibi hayırlı ve üstün ahlak sahibi bir topluluk oluşduktan sonra devlete benzer siyasi bir mekanizma spontane bir şekilde kuruldu. Üstad da İslamcı değildi; siyaseti, ahlak ve yüksek dini seciyeye alet etmek peşindeydi. Fakat daha sonra itiraf edeceği gibi, "insanlar bir elde topuz görünce diğer eldeki nurdan kaçtılar" diyecekti.

Siyaset caziptir. Mahkum ve mağdur olmuş yığınların önünde, korkusuz ve cesur bir liderin kör şecaat arzetmesi insanlar nezdinde hüsn-ü kabul görüyor. Müslüman halk yüzde 80 avam olduğundan gerçeklerden kopuk bir surette yaşıyor ve -- Allah korusun -- bir felakete sürüklenmeden siyasal İslamcıların onların dertlerine çare olmayacağını anlamıyor. Türkiye'nin 5-10 yıl önce memlekette sulhu temin etmesi ve dünyada saygın bir ülke olmasının sebebi, Erdoğan ve AKP'nin siyasal İslamcılık yapmaması idi. Belki de niyetleri farklıydı fakat görünürde hürriyet-i meşrua taraftarı olup, hem içeride hem de dışarıda militan bir dil kullanmıyorlardı.

Türk ve diğer Müslüman toplumların en başta ihtiyacı olan ali ahlaktır. Ahlak sorunu olan bir milletin Meclis'e seçtiği temsilcileri de yüksek ahlak sahibi olacak değiller. Bu yüzden ahlak eksikliği olan bir milletin özgür seçimleri de olsa, gerçek özgürlük olan hürriyet-i meşruayı sağlayamaz. Erdoğan ve AKP de siyasal İslamcılık'tan vazgeçmediği müddetçe ne Türkiye'ye, ne de komşularına hayır adına sunacağı bir şey olamaz.

Vazife

Öğretmenin vazifesi hakkını vererek öğrencilerine gerekli dersi vermektir, onların sınavı geçmesini sağlamak değil. Gazetecinin vazifesi doğruları en sarih bir dil ile halka anlatmaktır, insanların şu veya bu şekilde anlamasını sağlamak değil. Peygamberlerin vazifesi tebliğdir, insanları mü'min yapmak değil. Hizmet hareketine gönül vermiş insanların da vazifesi hizmet etmektir, okul sayısı tutmak veya madalya hesabı yapmak değil. Ücretini ahirette almaya namzet insanların vasfı hizmet ve vazifede önde, ücrette arkada bile olmamaktır.

Çil-çil dünyanın bağrına serpilmiş sulh adacıkları olan Türk okulları her biri ayrı bir destansı ve zorlu bir süreç sonucunda açılmıştır. 1990'ların başından itibaren ilk safta dünyaya açılan Hizmet erleri, okulların açılmasının neredeyse imkansız olduğunu fakat Allah'ın bir şekilde karanlık bir tünelin sonunda bir şua ile önlerini açtıklarını anlatacaklardır. Bu okulların açılmasında nasıl esbab sükut etmiş, direkt ilahi bir inayet devreye girerek önünüzü açmıştır; aynen öyle de bu okulların kapatılmasına, küçük bir kapının kapatılıp daha büyük bir geçidin açılması olarak bakmak lazım. Öğretmen olarak yurtdışında hicret eden fedakar insanların bir işçi gibi inşaatlarında çalıştığı bu okulları kapatmalarına vesile olanların ve aynı şekilde hasetlerinden sevinç çığlığı atanların tarihe lanetli bir şekilde yazılması kaçınılmazdır. Fakat herkes müsterih olsun: Bugüne kadar olmadığı gibi bundan sonra da vazifesinin idrakı içinde hizmet etmek arzusunda olan kimseler için hüsran ve geriye dönüş sözkonusu olmayacaktır.

Nedir Hizmet? Hizmet bir gülümsemedir, çocuklara ders okutmaktır, yetim başı okşamaktır, hicret etmektir, kitap okumaktır, nasihat etmektir, infak etmektir, Allah için sahip çıkmaktır. Hizmet dört duvar değildir ki kapısına kilit vurduğunuzda hizmetler akamete uğrasın. Allah bu adanmış ruhlara nerede hizmet etmeyi murat buyurmuşsa, bir şekilde onları oraya sevketmektedir. Bunu da bazen zalim eliyle yapmakta. Sevgili Peygamberimiz Aleyhissalatu Vessalam da dinini Mekke'de anlatamayınca Medine'ye hicret etmek zorunda bırakılmış ve İslam oradan bütün dünyaya açılarak intişar etmiştir.

Hizmet sevdası ile yollara düşmüş insanların ülfet yaşamamaları ve hicret içinde hicret ederek ruhlarının derece-i hayatlarını hep zinde tutmalarını sağlayan Allah'ın hikmetinden sual olunmaz. Haset ateşi ile yanıp kavrulan insanlar Hizmet'i yanlış anlıyorlar. Bu okulların, kültür lokallerinin, ortaya çıkan güzel işlerin Hizmet hareketinin mülkü zannediyorlar. Halbuki bu fedakar insanlardan birisi hatayla "bu okullar bizimdir" dediği anda şirke girme korkusu yaşıyor. Dünyanın 160 ülkesinde en büyük devletlerin bile ulaşamadığı bir noktaya ulaşmak olsa olsa Hizmet hareketenin bir kerameti ve Allah'ın da bir ihsanıdır. Mayası milletin himmeti, gözyaşı ve ihlas olan bir işi bir cemaat sahiplense nasıl bir zulüm olur? Ve bu hizmetlere karşı düşmanlık beslemek nasıl milletin hakkını gaspetmek olur, anlayın. Dünyanın kurtuluşunun eğitimle olacağına inanmış yüzbinlerce insanın hizmet ettiği okulları kapatsanız bile bu insanların gönlündeki eğitim aşkını söndürebilecek misiniz? Evlerde, yurtlarda, diğer okullarda eğitim ve öğretim vermeye devam etmeyecekler mi? İlk günkü heyecan gibi bir zamanlar Efendimizin yaptığı misillü kapı kapı dolaşarak bu işe sahip çıkacak insanlar aramayacaklar mı? Kurduğunuz hangi komplo, hangi tuzak Allah'ın kurduğu tuzağın fevkinde olabilir?

Ankara'da oturan zalim adam hem Türkiye'de, hem de dünyada masum insanlara her türlü iftira atarak önlerini kesmeye çalışadursun; Allah'ın önlerini açtığı insanlara kim üstün gelebilir? İlk safta hicret eden insanlar muhacir oldular. Arkalarından hem dua, hem de maddi desteğini esirgemeyenler ise Ensar oldular. İlk safta hicret edenler daha sonra hicret edenler için Ensar oldu. Allah size hem muhacir, hem ensar olma şerefini tattırdı. Daha neyin tasasını yaşıyorsunuz?

Çalışkan hükümet

1990'lı yıllar Türkiye'nin en talihsiz dönemidir. Güneydoğu'da yükselen şiddet sarmalı, birbirini izleyen beceriksiz koalisyon hükümetleri, 28 Şubat öncesi ve sonrası yaşanan vahim olaylar, 17 Ağustos depremi ve akabinde gelen ekonomik kriz ülkeyi çökme noktasına getirmişti. 2000'lerin başında ekonomi belki de tarihinin en kötü dönemini yaşarken, Ecevit hükümetinin yurtdışından getirdiği Kemal Derviş olağanüstü bir başarı örneği sergileyerek, çizdiği mali disiplinle ülkeyi rotasına sokmuştu. AKP hükümetinin başa gelmesi ile Kemal Derviş koltuğunu kaybetmişti ama onun açtığı çığırda hareket eden AKP hükümetinin sağladığı istikrarla birlikte ekonomi iyice rayına oturmuştu (Kemal Derviş'e bu anlamda teşekkür edeceğine, Erdoğan ve avaneleri 2007 yılında meydanlarda Ecevit hükümeti ile "memlekette ekonomist kalmadı mı yurtdışından bakan getirdin?" diye dalga geçeceklerdi).

AKP, hükümeti kurduktan sonra Türkiye'yi içeride ve dışarıda düştüğü bataklıktan kurtarmak için kolları iyice sıvadı. 2007 seçimlerine kadar ciddi reformlar gerçekleştirdi, ülkeyi çok kısa bir süre içinde demokratik ülkeler ligine soktu. Sağladığı istikrar ve güven ortamı ile yabancı yatırımcının iştahını kabarttı. Ülkenin gayri menkullerini satarak sosyal harcama ve yardımları arttırdı, istihdam sağladı. 2010 yılına kadar Merkez Bankası'nın faiz oranını çok yüksek tutmasını sağlayarak kur ve enflasyonda da istikrarı sağladı. Hükümetin ikinci döneminde dış politikada yeni atılımlar gerçekleştirildi, içeride de tarihin belki de en kapsamlı demokratik reform adımı atıldı: 12 Eylül Anayasa referandumu.

Erdoğan ile 3. dönem hükümet kuran AKP, reformları ve hukuku askıya aldı. Rezalet bir yasa olan şike kanununu geçirerek hükümetin anti-demokratik icraatlarını başlatan adımı attı. Uludere'deki tavrı, MİT yasası, Afyon faciası soruşturmasının kapatılması, Gezi olayları sırasında Başbakanın kullandığı nefret dili ve polisin orantısız şiddeti, yolsuzluk dosyalarının imhası, basını tamamen ele geçirmesi, Soma faciasındaki duruşu ve çöken bir dış politikanın bir yansıması olan Musul'daki rehine krizi hükümetin içine düştüğü girdabı açıkca ortaya koyuyor. Ne hikmetse, her yıl daha da geriye gitmesine rağmen hükümetin oy oranı her seçimde daha da arttı. Bunun sebebi neydi?

Erdoğan'ın en büyük gücü hitabetinin yanısıra aşırı işkolik ve çalışkan olması. Gece gündüz demeden çalışıyor. Gecenin 2'de basit meselelerden dolayı bakanlarını aradığını medya daha önceleri yazmıştı. Üstüne vazife olmayan meseleri bile detayına kadar inceleyen ve müdahele eden bir Başbakan bu. Ucube heykelden, gazetelerin 23. sayfasındaki sağlık haberine kadar, Fenerbahçe'deki başkanlık seçiminden kadınların kaç çocuğu olacağını ve onları nasıl doğuracağına kadar memleketin her meselesine karışan ve bu anlamda nizam oluşturmaya çalışan zalim bir lider o. Sürekli geziyor. Sürekli konuşuyor. O kadar çalışkan ki çevresinde tembel bakan veya bürokrat görmek istemiyor. Erdoğan'ın bu işkolik karakteri, bakanlarından gençlik kollarındaki siyasiciklere kadar herkesi etkilemiş durumda. Hükümet ve AKP'li belediyelere topyekün bir çalışkanlık ruhu aşılamış durumda.

Bu çalışkanlık ve hizmet aşkının toplumda olağanüstü bir karşılığı var. Hükümet ve devlet kurumlarına karşı hep olumsuz düşünce beslemiş bir halk için çalışkan bir hükümetin işbaşında olması takdire şayan bir durum. "Devletin malı deniz, yemeyen keriz" ifadesinin darb-ı mesel olduğu bir toplumda, elbette bürokratlara hırsız gözüyle bakılması abes değildir. Özellikle Türkiye'nin fakir olduğu 1990'lardaki hükümetler hem tembellik yapıp halka hizmet sunamıyorlardı, hem de çalabildikleri kadar bohçalarına devletin malından aşırıyorlardı. AKP hükümetinin çoğunlukla dindar olması halkta kendilerine karşı "bunlar haram yemez" hüsn-ü zannının oluşmasına da yardımcı olmuştu. Sonradan kullandıkları ifadeler, icraatlar ve hırsızlıkları ile dinden bihaber olduklarını da sergilemiş oldular. Peki bu kadar hizmet etmeye iştiyaklı bir hükümetin nedir günahı?

Çalışkan olmasına karşın bu hükümetin birçok zaafı bulunmakta. Bunlardan en önemlisi cahil olması. Mesela, İçişleri Bakan Efkan Ala Türkçe konuşamıyor. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ekonomiden anlamıyor. Danışmanlarının tek bildiği insanları tekmelemek, iftira atmak, entelektüel yazarlara hakaret etmek ve sosyal medyada trollük yapmak. Profesörleri olan Burhan Kuzu'nun hal-i pür melali ortada. Yiğit Bulut'un ekonomiden sorumlu Başbakan Başdanışmanı olması zaten bu millete direkt bir hakarettir. Son süreçte vekil ve bürokratlarının edep ve zeka seviyesi sosyal medyada alay konusu olmaya devam ediyor.

Başka bir eksiklikleri, devleti babalarının malı olarak görmeleri. Bu hükümet hiçbir zaman halkın yarısından fazlasının oyunu almamıştır. Fakat Başbakan ve şakşakçıları hep "millet arkamızda" diyerek devletin sahibi oldukları ve dolayısı ile de her istediklerini yapabilecekleri iddiasında olmuşlardır. Kamu hakkı, yetim hakkı bu hükümet döneminde piyasadan kalkan birkaç hassasiyet. Kamu malından siyasi saiklerle halka kömür ve şeker dağıtılmasını hangi kul hakkı hassasiyeti ile tevil edebilirsiniz? Veya hükümeti küstürmenin ağır vebalini ödemek zorunda kalacağını bilen işadamlarının "hayır" adı altında Başbakanın oğluna yaptığı "bağışlar" (rüşvet olarak okuyun siz onu) hangi dini kaide ile izah edilebilir?

Çalışkan olmak ve işin hakkını vermeye çalışmak halkın vergilerinden maaşını alan insanlar için beklenen bir meziyet. Fakat işgal ettiği koltuğu kendi vazgeçilmez meskeni saymak, kendilerini alkışlamayan insanları "hain" ilan etmek, haklarını gaspetmek ve hükümeti desteklemeyen insanları "milletten saymamak" hükümeti, kazanma kuşağında kaybeden bir cemaat haline getirdi. 1990'larda hem çalıyor, hem yatıyorlardı. Bugün "çalıyor ama çalışıyorlar da." Umarım bundan sonra gelecek müstakim hükümetler hem çalışır, hem de kul hakkına riayet ederler.

AK Kaide

25 Aralık, 2013. Memleket ikinci yolsuzluk ve rüşvet operasyonu ile çalkalanıyordu. Savcılar onlarca şüphelinin tutuklanması için talimat vermiş fakat 17 Aralıktan sonra atanan polis amirleri bu talimatı yerine getirmemek için direniyorlardı. Emniyet toplantı üstüne toplantı yapıyordu. Adli kolluğun savcıları dinlememesi anayasal bir suç ve müebbete kadar cezası var. O akşam gazetemizin web sitesini açtım. Bu olaylarla ilgili bir haber gördüm. Haberin içinde operasyon yapılacak şüphelilerden bazılarının da ismi yer alıyordu. Onlardan birisi de Amerika'nın hala terör listesinde olan Suudi işadamı Yasin el-Kadı da vardı. El-Kadı, Erdoğan'ın yakın arkadaşı ve aile dostu. BM'in terör listesinde yer aldığı zaman bile el-Kadı ile Başbakanın arasından su geçmezdi. 2012'ye kadar Türkiye'ye girişi yasak olmasına rağmen el-Kadı, Başbakanın VIP güvenlik protokolünü kullanarak ülkeye 4 kere giriş yapmış. Onun da adı rüşvet skandalında geçiyordu. İşte bu bilgileri de ihtiva eden bir haberi, hiçbir yorum veya eleştiri katmadan tweet butonuna basarak takipçilerimle paylaştım.

Yarım saat içinde bütün Türk medyası misli görülmemiş bir linç kampanyası başlattı. AKP'li vekiller, bürokratlar, yazarlar ve kara ruhlu troller anında beni Türkiye'nin gündemine soktular. Gazete ve televizyonlar "Türkiye bu haini iyi tanı", "Today's Zaman yazarından hain tweet" şeklinde başlıklar atmaya başladılar. Halbuki tek yaptığım bir haberi tweet'lemekti. Aynı gün Başbakanın üç avukatı Ankara Cumhuriyet Savcılığına gidip suç duyurusunda bulundular. 6 gün sonra, yani 31 Aralık 2013'de Anadolu Ajansı, Başbakanın aleyhimde kamu davası açılması için suç duyurusunda bulunduğunu okurlarına duyurdu. Sanırım yılbaşı hediyesi olsun diye o gün açıklama gereği duymuşlar. Başbakanın bana dava açmasını medyadan değil benden duymasını istediğim için eşimi aradım. Kendisini teskin edip, olayı anlattım. Şimdi sıra anne ve babamı teskin etmekti. Zaten çok duygusal olan anne-babamın bu haberi duymamasını temenni ettim. İkisi de hasta ve sağlıklarından endişe ettim. Ertesi gün haberi televizyonda görmüşler. O sabah saatlerce ailemi sakinleştirmeye çalıştım ve meselenin önemsiz olduğunu anlatmaya çalıştım. Tam bir ay sonra sınır dışı edilecektim. Bakü'de beni karşılayan annem, "oğlum, tam bir aydır ilk kez yüzümüz gülüyor" dedi. Elbette onları böyle bir telaşa sokan zalim bir diktatörün hesap günü gelecektir. Bir ay sonra emniyette ifademi aldılar. 5 gün sonra da oturumum olmasına rağmen, ayrıca bir Türk vatandaşı ile evli olmama karşın ülkeden bir hırsız gibi kovdular. İnsanlar zulmeder, kader adalet eder.

Gezi'den bu yana iktidar partisi şakşakçılarının her gün bir sürü saldırısına maruz kalıyordum. O tweet'i attığım günden bu yana da her gün AKP yandaşları beni el-Kaide konusunda hedef tahtasına oturttu. Binlerce suçlama, tehdit ve küfür savurdular. O olayın üzerinden 6 ay geçti ama hiçbir savcı Başbakanın o davasına yanaşmadı. Çünkü suç unsuru bulamadılar. Peki neydi Başbakanı ve yandaşlarını bu kadar telaşa sokan? Neden bu tweet'ten bu kadar rahatsız oldular?

Suçluluk psikolojisi. Erdoğan ve hükümetinin Ortadoğu'da, özellikle Suriye'de irili ufaklı birçok el-Kaide bağlantılı militan gruplara her türlü yardım sağladığı ile ilgili iddialar uzun süredir ortalıkta dolaşıyor. Zaten MİT'in TIR'ları ile de Suriye'ye silah ihraç edildiği gün gibi ortada idi. Batı istihbaratı da zaten bu olayın farkında. Geçen yıl Mayıs ayında Obama'nın Erdoğan'ı el-Kaide'ye destekten dolayı terslediğini Batı medyası uzunca yazdı. Erdoğan'a sempati duyan kitleler bu iddiayı duyunca söyledikleri tek şey var: Yok Artık! Hak veriyorum onlara da; dindar olduğunu düşündükleri bir lider nasıl olur da vahşi şiddeti ile meşhur bir örgüte silah gönderir. Ortaya koyabildikleri tek şey bu. Hüsn-ü zan.

Fakat her şey gün gibi ayyuka çıkmış. Nijerya'ya silah ihracı ile alakadar ses kaydını hepimiz dinledik. THY, "Nijerya'ya silah göndermiyoruz" diye açıklama yaptı. THY'nin oradaki yetkilisi Nijerya istihbaratı tarafından gözaltına alındı. THY'nin Nijerya ofisi silah götürdüklerini fakat illegal bir işin içinde olmadıklarını itiraf etti. Vergilerimizle maaş alan yetkililer içeride başka, dışarıda başka açıklama yapıyor. Boko Haram'ın nasıl acımasız bir terör örgütü olduğunu Nijerya'yı takip edenler bilir. Fakat yüzlerce Nijerya'lı kızın kaçırılmasından sonra Boko Haram'ın ismi bütün dünyada lanetle anılmaya başlar. Bundan AKP hükümeti elbette rahatsız olur. AKP'nin ajansı Anadolu, hemen "Boko Haram'ın arkasında Batı var" şeklinde bir haber analiz yayınlar.

Suriye'deki IŞİD de aynı şekilde birkaç yıldır el-Kaide'nin bile tiksineceği bir surette bölge halkına kan kusturuyor. Musul'da 80'e yakın Türk'ün kaçırılmasından sonra Türkiye'de de herkesin duyduğu bir örgüt haline geldi IŞİD. Bundan en çok rahatsız olan da hiç şüphesiz AKP'dir. Herhangi bir bağlantıları ortaya çıkarsa millete nasıl hesap verebileceklerinin derdine düştüler. Çok iyi anladıkları algı yönetimi için şimdiden çalışmalara başlamışlar bile. Hükümetin yalanşörlerinden bazıları IŞİD'ın arkasında "paralelciler", bazıları da Batı'nın olduğunu söylüyorlar. Bunun gibi her türlü saçmalığı ortaya atarak kafa bulandırma niyetindeler. Peki millet bunu yer mi? Maalesef yer.

10 Haziran 2014 Salı

El Kaide ile komşuyuz artık

Dünyada kendinden başka herkesi aptal olarak gören Ahmet Davutoğlu'nun "sığ trajik derin çukuru" sayesinde El Kaide ile komşu olduk. Bunun üstüne, El Kaide'ye düşman kesimlere de düşman olduk. Küsmediğimiz/küstürmediğimiz kimse kalmadı. Ne bölgedeki Müslüman ülkelerle konuşuyoruz, ne de Batıda bir itibarımız kaldı. 1974'den bu yana belki de Cumhuriyet tarihinin en büyük yalnızlığını yaşıyoruz.

Bölgede "barış, istikrar ve kardeşliği hakim kılacağız" sloganı ile yola çıktılar fakat etnosentrist tavırları ile, Ortadoğu'daki dengeleri görmezden gelerek koskoca bir ülkenin dış politikasını ve böylece ulusal çıkarlarını da ayaklar altına aldılar. Suriye'de, Mısır'da, Irak'ta bir numaralı suçlu Sisi, Esed ve Maliki olsa bile, olayları daha da yokuşa süren ve daha akıllı bir tavır sergileme imkanı olmasına rağmen irrite edici söylemleri ile dış politikadan zerre anlamadığını aleme ilan eden bu hükümet ve egoist diplomatlarıdır. Ülkenin selametini düşünen ve bu doğrultuda eleştiri getiren herkesin ağzına mühür vurdular. Davutoğlu, televizyon televizyon gezerek her dış politika meselesini duygusal bir düzleme oturttu, öyle bir algı oluşturdu ki eleştirel düşünen insanlar bile kendi kendine "ben gerçekten hain miyim?" diye sorar oldu.

Amerika dünyanın süpergücü olmasına rağmen, en küçük ülkelerin yanında bile mütevazi tavırlarından ödün vermiyor, her ülkenin onuru ve gururu olduğunu anlayarak davranıyor. Türkiye'deki romantik İslamcı'lar ise, Enver Paşanın izinden giderek Ortadoğu'daki kaos ve şiddeti söylemleri ile daha da onarılmaz hale getirdiler. Demokratik ve herkesin saygı duyduğu bir ülkeyi, Ortadoğu'nun tipik, geleneksel bir üçüncü dünya ülkesi haline dönüştürdüler. İran'ın Batı ile nükleer anlaşmasında çok önemli bir katkısı bulunan Umman, resmi bir açıklama yaparak "bizim rolümüzü abartmayın" demişti. Umman kadar bile olamayan Türkiye ise, Ortadoğu'nun hemen hemen hiçbir projesinde başarılı olmamasına rağmen, bütün pozitif gelişmeleri kendine mal etmeye çalıştı. Bir zamanlar Davutoğlu'nun boy boy resmini yayınlayan gazetelerdeki eleştiriler karşısında da herkesi A'dan Z'ye hain ilan ettiler.

Suriye'de olaylar patlak verince, Türkiye Suriye'li mültecilerin yanısıra, ordudan feragat eden ve ayrılan albay ve generallere de kapısını açtı. Kısa sürede Apaydın kampı Suriye muhalefetinin askeri üssüne dönüştü. Suriye'de ilk zamanlarda şöyle bir algı vardı: "Türkiye kapısını askerlere açmış, her türlü silah yardımı da yapıyor. Ordudan ayrılıp oraya intikal edelim." Türkiye, bu yanlış algıyı daha da güçlendirecek açıklamalarda bulundu. Mesela, Erdoğan'ın "ikinci Hama'ya müsaade etmeyiz" tarzından birçok açıklamaları Suriye'deki muhalifleri cesaretlendirerek, isyanını daha da alevlendirdi. Hiçbir askeri strateji ve taktiği olmadığı halde, karşısındaki ordunun gücünü ve uluslararası dengeleri yanlış okuyarak, bir avuç silahlı muhalifi vahşi Esed'in önüne itti. Sonuç: 170 bin can. En son gelen rakamlara göre Suriye'de 3 buçuk yıllık savaşın sonucunda 54 bin sivil halkın yanısıra, 62 bin 800 Suriye ordusu askeri ve 42 bin 700 muhalif militan ölmüş. 3 milyona yakın insan Suriye dışına çıkmak zorunda kalmış, 7 milyon insan Suriye içinde kendi yaşadığı topraklardan ayrılmaya mecbur bırakılmış. Erdoğan'a "ne için?" diye sorsanız cevabı belli: Demokrasi ve özgürlük. Ben de soruyorum: Değer miydi? Değse bile, yol ve yordam bu muydu?

Suriye'deki demokrasi ve özgürlük mücadelesi sayesinde o çokça zikrettiğiniz 910 kilometrelik sınırın yarısı PYD'nin, yarısı da El-Kaide'nin elinde. Aynı El Kaide bugün bir zamanlar şanlı Osmanlı toprağı olan Musul'u ele geçirdi. Musul'da kan revan olmuş, şehir bildiğiniz yanıyor. Hemen biraz güneybatısında Anber vilayeti El Kaide'nin elinde. Irak'ta her gün onlarca insan mezhepsel saldırılardan ölüyor. Bunun önünü almak için, Allah aşkına, bağırıp çağırmaktan, Rabia işaretini gözümüze sokmaktan başka ne gibi adımlar attınız?

"Peki, bütün bu olanlardan Türkiye mi suçlu?" diye sorabilirsiniz. Elbette değil. Fakat güçlü ve akıllı devlet, çevresindeki tehlikeleri en aza indirgeyen, gelişmeleri iyi okuyabilen ve durumu buna binaen doğru değerlendirebilendir. Ne MİT'in, ne Davutoğlu'nun, ne Erdoğan'ın son 5 yılda hiçbir öngörüsü doğru çıkmadı. Her gün önlerine onlarca rapor geliyor, kulağı her yere uzanabilen istihbarat örgütü ellerinin altında, bütün uzmanlara bir telefon uzaklığındalar, arzu ettikleri düşünce kuruluşundan istedikleri raporu sipariş etme gücündeler. Bütün bunlara rağmen üniversitedeki akademisyenlerin bile rahatça görebilecekleri olayları göremediler.

Lübnan, Suriye ve Irak'taki bu vahim gelişmelerden endişe eden birisi olarak soruyorum: Bölgesel güç olma projesinde El Kaide ile komşu olmak var mıydı?

9 Haziran 2014 Pazartesi

Din siyasete girerse

Türkiye Cumhuriyeti kurulurken en büyük hedefi Sünni, laik ve Türk kimliğini öne çıkaran bir vatandaş profili oluşturmaktı. Bu insanlar dindar olmayacaklardı, Alevi olmayacaklardı, Kürt olmayacaklardı. Sünni, laik ve Türk. Bunun dışına çıkan herkes ya asıldı (Şeyh Said), ya bombalandı (Dersim) ya da linç edildi (6-7 Eylül olayları). 80 yıl boyunca en zalim yöntemlerle böyle bir kimlik oluşturmaya çalışan bir Cumhuriyet en sonunda başarısızlığını ilan etti. Muhafazakarların serbestçe dinini, inanmayanların dinsizliğini yaşayacağı, Kürt'lerin anadilinde konuşabilecekleri bir ülke olmaya çok yaklaşmıştık. Ama yine olmadı...

Eskiden elitist cumhuriyetçileri dinsizliği yaymak için siyaseti kullanıyorlardı. Dini Anadolu'dan kazıp çıkarmak için her türlü oyunlar oynandı. Muhafazakar ve dindar halka çok zulmedildi, devlete ve özellikle orduya yaklaştırılmadı; ancak ırgat ve işçilik gibi vasıfsız işlerde istihdam edildiler. Adnan Menderes ve Turgut Özal gibi, muhafazakarların kısmen rahat nefes alabildikleri dönemin mimarları olan liderler geldiler ama birisi asıldı, diğeri de zehirlendi. 28 Şubatın despotik rüzgarlarının yanısıra, ekonomik krizin ülkenin belini kırdığı bir zamanda muhafazakar ve halkın sevdiği bir lider, Recep Tayyip Erdoğan, işbaşına geldi. Devlet içindeki çeteleri ve ordu/yargı vesayetinin gücünü çok iyi anlıyordu. Bunları tasfiye etmek için AB ile müzakere sürecine girdi, 2010 referendumu ile vesayete çok ağır darbeler indirdi. Bu sürede şeriatçı olmakla suçlandı, başarılı sayabileceğimiz partisi "laiklik karşıtı fiilerin odağı" olduğu gerekçesiyle kapatılmaya çalışıldı. Fakat bütün bu süreçlerden başı dik olarak alnının akı ile çıktı. Fakat fazla güç, hüsn-ü zan, aşırı teveccüh ve gayr-i meşru muhabbet bu demokrat ve muhafazakar insanları yoldan çıkardı. Ve kazanma kuşağında kaybedenlerden oldular.

2011 yılında seçildikten sonra halkın yararına tek bir yasa bile parlamentodan geçiremediler. Meydanlarda "yeni anayasa için bize oy verin" diye bas bas bağırdılar ama gözümüzün içine bakarak bizi kandırdılar, ülkeyi askeri anayasaya bile muhtaç hale getirdiler. Halka sunabilecek bir şeyleri olmadığı için hep mağduru oynadılar. İslamcı retoriği ve demagojisi ile halkın muhafazakar damarına basıp, hassasiyetlerini ve hüsn-ü zanlarını istismar ettiler. Muhaliflerine "İsrail'ci" yaftası yakıştırıp saf dindar halkın sempatisini kazanmaya çalıştılar. Müslümanca siyaset yapacaklarına, İslam'ın siyasetini yaptılar. Eskiden elitist cumhuriyetçiler siyaseti dinsizliğe alet ediyorlardı, şimdi de İslamcı'lar dini siyasete alet ettiler. Her gittikleri yerde "ümmet" dediler, Rabia işareti yapıp gözümüze soktular. Soruyorum; Somali halkı dışında hangi Müslüman toplumun sorunlarını çözdüler, hangi mazlum Müslüman topluluğa sahip çıktılar, düşmanlarını altettiler? Filistin'in mi? Arakan'ın mı? Suriye'nin mi? Mısır'ın mı? Bağırmaktan başka ne yaptılar? Tam tersine cahilane davranıp işi daha da kaşıyarak meselenin içinden çıkılmaz vaziyete soktular. Yaptıkları tek şey var: Slogan atmak, bağırmak, Rabia işareti yapmak, kefen giymek. Ha bir de nargile keyfi yapmak.

Erdoğan ve avanesi her konuşmasında onlarca kez Allah diyor, ümmet diyor. Karşımızdaki dini bir cemaat mi yoksa siyasi bir parti mi? Siyasi bir parti ise politikalarını eleştirmek en doğal hakkımız. Fakat böyle İslamcı bir retorik kullanarak, eleştiren kesimi otomatik olarak "dinsiz" sınıfına sokuyor. Siyasetlerine dini alet ettikleri için, muhaliflerini de rahatça "işte biz dindarız diye bizi eleştiriyorlar" algısı ile muhafazakar halka hedef gösteriyorlar. "Başörtülü olmasalardı, saldıracaklar mıydı?" diye Erdoğan meydan meydan dolaşıp muhalifleri dinsizlikle suçladı. Gerçi ne saldıran vardı, ne de laf atan. Tamamen iftiralardan kurulu bir algı operasyonu idi. Onlarca yıl eski CHP zihniyetinden sadece gaddarlık ve zulüm görmüş muhafazakar bir topluluğu, eski CHP zihniyetini desteklemekle suçladılar. Fakat kendileri eski CHP zihniyetini çoktan benimsemişlerdi. Muhafazakar halkın Koç hassasiyetini sömürüp, masum insanları "ananas ittifakı" adı altında hedef gösterdiler. Fakat seçimlere hatime verilince, her hafta Koç'un kapısında ödüller dağıttılar, açılışa katıldılar. Bunları destekleyen halktan kimse de çıkıp, "kardeşim, dün Koç'a saydırıyordun, n'oldu da bugün can ciğer kuzu sarması oldunuz?" sormuyor.

Kimsenin dini hayatı kimseyi ilgilendirmez. Özellikle devleti. Fakat bir siyasi parti dini kullanarak oy devşiriyorsa ve muhaliflerini -- ciddi bir kısmı muhafazakar olmalarına rağmen -- dinsizlikle suçluyorsa, dine en büyük ihaneti yapıyor demektir. İnsanları sadece dinden soğutmakla kalmıyor, ayrıca kendi dünyevi emellerine ulvi dinimizi de alet ediyorlar. Sen, ben ve birkaç arkadaş bunların gerçek İslam'dan bihaber olduğunu, kamil Müslüman'ın yolsuzluk yapmayacağını, iftira atmayacağını, zalimlik yapmayacağını biliyoruz. Fakat dışarıdan izleyen birisi, İslamcı terminolojiyi dilinden düşürmeyen bu topluluğa bakıp, "İslam rüşvet almak, nefret dili kullanmak, halkı ezmek midir?" diye düşünmeyeceğini kimse garanti edemez. 11 Eylül'den sonra radikal militanların kirlettikleri İslam imajını yıllarca Batılıların kafasında değiştirmeye çalıştık. Sanırım bundan sonra da "İslam yolsuzluğu, nefret dilini reddediyor" diye çalıştaylar yapmak zorunda kalacağız.

Bir Müslüman dindar olabilir, hatta dinini başkalarına duyurmak ve yaymak isteyebilir. Fakat bunun yolu kanunla, nizamla değildir. Temsilledir ve yüksek İslam'ı ahlakı yaşamakladır. Küçük bir örnek: Ne zaman AKP hükümeti kendi dinini güzelce yaşayıp, demokratik davranarak ülke için faydalı olabilecek adımlar attı, o vakit bütün İslam dünyasının sempatisini kazandı. "Türkiye bizim için örnektir, modeldir" diyenlerin sayı çoğaldı. Fakat ne zaman ki dinini dayatmaya çalıştı, herkese abilik yapmaya yeltendi, özgürlükçü tavrını terkedip istibdada sarıldı, bütün İslam dünyası da kendilerinden küsüp yüz çevirdi.

Şanlı Bayrak Sizden Utanıyor

Son süreçte Erdoğan'ın nefret dilinden hemen hemen hiç nasibini almayan Kürt'ler ve özellikle de PKK'dır. Gezici'lerden Hizmet mensuplarına kadar kendisini alkışlamayan herkese her türlü hakaret ve iftirayı müstehak gören Erdoğan, son süreçte PKK'nın Güneydoğu'daki faaliyetleri veya BDP/HDP'nin şımarıklıklarına ses çıkarmadı. Fakat bütün bunlara rağmen son haftalarda hem İstanbul, hem de Güneydoğu kaynıyor. En sonunda bayrağımızı da indirdiler.

Ülkede yaşayan gayrimüslimler ve Kürtler için Erdoğan'ın attığı sözde demokratik adımlar ve reformlar hep kısıtlı olagelmiştir. Heybeliada Ruhban Okulu'nun açılmaması başta olmak üzere, gayrimüslimlere yapılan haksızlıkların suçu Yunanistan'a yüklenmektedir. Atina'da bir cami açmak için kendi vatandaşının en temel hakkı olan eğitimi engelleyen bir Başbakan bu. Dünya liderliği buysa kalsın istemiyoruz. Sevgili Peygamberiniz (asv) "Kim zimmî olan birine eziyet ederse, ben onun hasmı olurum." (el-Münavi) buyurmuş.

Çözüm süreci de bundan farklı değil. Milyonlarca Kürt vatandaşımızın en temel haklarını PKK ile müzakere süreci içinde lütfeden bir Başbakan bu. Neymiş, "PKK militanları ülkeyi terk edecek ve hükümet de üzerine düşen adımları atacak". Yani PKK gereken adımları atmazsa, Kürt vatandaşlar en temel insan hak ve hürriyetlerinden mahrum kalacaklar. Böyle bir demokrasi anlayışı olur mu? Yarın çıkıp Kürt'lere bütün haklarını tanı, mağduriyetlerini gidermek için samimi adımlar at, bak bakalım BDP bölgeden oy kopartabiliyor mu. Bak bakalım ondan sonra PKK istediği gibi bölgede cirit atabiliyor mu.

Barış yılı dedikleri bu dönemde de barış adına atılan tek bir adım bile yok. Ortada varolan sadece bir ateşkes. Ne PKK topraklarımızı terketti, ne de Kürt'lerin hakları iade edildi. Aksine ordu "ateş etmeyin, operasyon yapmayın" şeklinde talimat aldıkları için, PKK mensupları bölgede elini kolunu sallayarak geziyor, yol kapatıyor, haraç kesiyor, kimlik kontrolü yapıyor. PKK, "çözüm sürecinden sonra Irak Kürdistan'ı, Rojava ve Güneydoğu Türkiye'yi içine alan büyük bir Kürdistan kuracağız. Polis, memur olmak isteyen şimdiden PKK'ya katılması gerekiyor" şeklinde bir algı oluşturuyor. İçişleri Bakanlığı'nın resmi rakamlarına göre, çözüm sürecinin başlama tarihi sayılan 21 Mart, 2013'den bu yana binlerce genç dağa gitti. Sadece 300'den fazla çocuğun dağa kaçırıldığı veya kandırılarak dağa gittiğini biliyoruz. Çözüm süreci PKK'nin dize getirildiği veya terk-i silah ettirildiği bir başarı hikayesi değil. Aksine, PKK'yı bölgede daha da hakim kılacak bir ateşkestir. Allah aşkına, PKK neden kendisini bitirecek bir sürecin içine gitsin. Şiddeti şimdilik terkettiği için uluslarası alanda da yavaş yavaş meşrutiyet kazanıyor. Dünya lideri böyle olunuyor herhalde!

Türkiye'nin gelmiş geçmiş en önemli meselelerinden biri ile ilgili buna benzer endişelerimizi dile getirdiğimizde, baştaki zalim adam bize "kan içen vampirler" dedi. "Bölgeden bir senedir şehit haberi gelmiyor, bundan rahatsız oldular" diyor. PKK'yı destekleyen insanlara "Türk askerinin ölmesini istiyor musunuz?" diye sorsanız, onlar bile "evet" diye cevap vermezler. Ancak Başbakan, çözüm süreci ile ilgili eleştiri getirenleri "şehit isteyen hainler" olarak niteledi. Manidardır; Ankara'ya "Mısır'da İhvan'a 'direnin, arkanızdayız' şeklinde telkinde bulunmayınız, karşısındaki ordu çok vahşi, kan gövdeyi götürecek, durum daha da kötü vaziyet alacak, akıllı davranmak lazım" dediğimizde bilgisayar arkasında oturan kara troller bizi İsrail'ci, Sisi'ci ilan edip "biz şehadet şerbetini içtik" diye slogan atıyorlardı.

Her şeyden önce, 2011'den geçen yıla kadar bölgedeki şiddet sarmalı Erdoğan'ın eseridir. 2011 yılının başında 400 milletvekili çıkarmak için Erdoğan milliyetçiliğe sarıldı. Seçim öncesinde PKK'nın eylemlerini arttıracağını biliyordu ve bunu kendi lehine dönüştürmek için şeytani adımlar attı. MHP'yi yüzde on barajın altına indirip 70-80 sandalyesini almayı planlıyordu. Böylece milliyetçi söylemini alabildiğine güçlendirdi, dilini sivrileştirdi. 2011'in başında Ahmet Altan kendisine "milliyetçilikle kof kabadayıcılık yapma" dedi. Erdoğan bu ifadesinden dolayı Altan'ı aylarca mahkemelerde süründürdü (Erdoğan diktatör olsaydı Ahmet Altan bu ifadeyi kullanabilir miydi!) Seçimlere yakın MHP'nin oylarını ele geçirmek için türlü türlü oyunlara el attı. En son seks kasetleri ile 10 MHP genel başkan yardımcısını istifaya zorladı. Fakat MHP'nin oylarında bir değişiklik olmadı. Bu sürede Kürt'lere karşı takındığı tavır öyle bir noktaya ulaştı ki başlattığı ateş seçimlerle sönmedi. Aksine daha da alevlendi. Ağustos ayında Hakkari'de bir gecede 26 şehit verdik. Bundan sonra Erdoğan da PKK'ya karşı savaşı daha da genişletti. Öyle ki binden fazla PKK militanı öldürüldü. Yüzden fazla şehit verildi.

Kendi vatandaşının temel haklarını acımasız bir örgütle pazarlık eden bir hükümet, çözüm sürecini de Erdoğan'ın şahsi siyasi çıkarları istikametinde kullanıyor. Plan şu: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan, Kürt'lerin fevkalade belirleyici olan oylarını alacak, karşılığında da Öcalan 2015 parlamento seçimlerinden sonra ev hapsine alınacak, bir müddet sonra da özgürlüğüne kavuşacak. Öcalan'ın son dönemde basına sızdırılan sempatik resimleri de şeytani bir imaj yapma çalışmasıdır ve bu doğrultuda hesaplanarak atılan adımlardır.

Barış/çözüm sürecine asla karşı değilim. Fakat bu süreç Kürt'lere zaten onların olan hak ve hürriyetlerinin tanınması, mağduriyetlerin giderilmesi ve toplumsal bir barışın kapısını açacak bazı adımların atılması süreci olmalıdır. Yoksa Erdoğan'ın kendi siyasi geleceği için illegal ve vahşi bir örgütle Kürt'lerin hakları üzerinden pazarlık yaptığı, şeffaf olmayan bir süreç olmamalıdır.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Bizi kimse ayıramamıştı

Türk Kemalizm'inin intibah dönemi olan 1930'larda muhafazakar ve dindar halk için Türkiye açık hava hapishanesine dönüşmüştü. Ezanlar Türkçe okunuyordu. Dindara mürteci deniyordu. Sadece Batı düşüncesinin değil, Avrupa'nın kılık kıyafetine bile Türk milletini ayağa kaldıracak bir meta olarak bakılıyordu. 
 
Adnan Menderes 1950'de iktidara geldikten sonra dindar kesim birazcık da olsun rahat nefes almıştı. Fakat 1960'daki ihtilalden sonra Müslüman dindar kesimin yüzü hiç gülmedi. 28 Şubat sürecinde yaşananlar, dindar kesime son dönemde yapılan zulümlerin zirve noktasını teşkil etti. AKP döneminde de dindar halk rahat etmedi. 27 Nisan 2007'de millet olarak olası bir darbenin eşiğinden dönmüştük. Ne var ki o AKP hükümeti basiretli davranmış ve erken seçim kararı almıştı. Ergenekon ve Balyoz davaları ile derin devlete "derin" bir tokat atılmış, elitist tahakkümcü çevreler tasfiye edilerek, ordunun siyasetteki gücü azaltılmış ve 2010 yargı reformu ile de Türk politikası AB standartlarına yakınlaştırılmıştı.

Gel gör ki bu demokratik adımlar ülkede mutlak hürriyeti tesis edemedi. Çok kısa bir sürede bu kazanımlardan geriye doğru adımlar atıldı ve özellikle son 6-7 ayda 1980 yılından bu yana görülmemiş anti-demokratik icraatlarda bulunuldu. Hukuk askıya alındı. Bütün bunlar yapılırken de "paralel yapı ile mücadele ediyoruz" şiarı altında toplumun ciddi bir kesimi şeytanlaştırıldı, günah keçisi ilan edildi. Hukuksuzluk öyle bir noktaya ulaştı ki aklı selim insanlar hükümeti "askeri anayasaya" uymaya çağırdı. Onyıllar boyunca tahakküm, zulüm ve gadirden şikayet eden muhafazakar halk, yeni bir vesayet oluşturan bir hükümete 30 Martta güvenoyu verdi.

Muhafazakar kesimin onyıllar boyunca maruz kaldığı zulümler esnasında ve Cumhuriyet tarihinin hiçbir evresinde muhafazakar insanlar birbirlerine arkalarını dönmedi. Çünkü zalim belliydi.

İlk kez tarihte muhafazakar bir hükümet bu kadar tahakkümcü ve despotik politikalarla halkına kan kusturuyor. Bugünün zalimleri kendi kahkahalarını mazlumun ahı gibi halka satmaya çalışıyor. Ülkenin başındaki zalim adamın kullandığı nefret söylemi ve halkın bir kısmına takındığı düşmanca tavır ilk kez muhafazakar insanları karşı-karşıya getirdi. İlk kez anne-baba evlatlarına "evladım neden dindar Başbakana karşı geliyorsunuz?" diye sorular sordu. İlk kez caminin içine fitne sokuldu. İlk kez sokakta alnı secdeli insanlar birbirlerine sırf farklı siyasi düşüncede oldukları için "sen kafirsin" dedi. İlk kez özel ve kamu kurumlarına ateş salındı, farklı siyasi düşüncedeki muhafazakar insanlar karşı karşıya geldi. Muhafazakar kesim sırf farklı siyasi düşüncede olduğu için birbirine düşman edildi. Recep Tayyip Erdoğan'ın 2014'de milletimize sunduğu eseri budur.

Cumhuriyet tarihi boyunca muhafazakar insanları ne iç ne de dış mihraklar birbirine düşürememişti. Bu insanların arasına düşmanlık sokulamamış, nifak tohumunu kimse serpememişti. HSYK yasasından, Twitter ve YouTube'un kapatılmasına kadar ülkede yapılan bir sürü anti-demokratik icraatların bir şekilde telafisi mümkün. Fakat muhafazakar ve dindar kesimin arasına atılan bu fitne ve nifak tohumları dallanıp çiçek açtıktan sonra onun acı meyvesini bu millet yiyecek. Bizim en büyük trajedimiz bu.

Cerbezenin dibi

Sovyetler Birliği 1961 yılında uzaya Yuri Gagarin'i gönderirken, bizler Adnan Menderes'i asmakla meşguldük. Tarihinde hep işgal altında yaşamış Polonya'lılar 1980'nin başından demokrasileri için sağlam zemin oluştururken, bizde Kenan Evren darbe yapıp vatan evlatlarını içeriye tıkmakla uğraşıyordu. Bugün NASA uzayın derinliklerini keşfederken, bizim TÜBİTAK da AKP'nin dinimize hakaret eden bakanını "sıfırlama" peşine düşmüş.

AKP'lileri en fazla zor durumda bırakan belki de Egemen Bağış'ın Kur'an-ı Kerim'e hakaret ettiği, Bakara sure-i celilesine - haşa - "iyi makara" dediği ses kaydıdır. Bağış, hükümetin rüşvet çarkını çok iyi bildiğinden ve Başbakana tükenmez sadakatinden, Erdoğan'ın "yedirmediği" kurmaylarından. Kendisi AB bakanı iken, AB ile bütün ilişkilerimiz çöktü. Sürekli AB'yi aşağılayan, küçümseyen, çocukça şakalar yapan popülist bir bakandı. Her başarısız faaliyetini AB muhataplarını suçlayarak aklamaya çalıştı. Halbuki iyi siyasetçi karşı tarafı suçlayan değil, her şartta olayları kendi lehine çekebilendir. AB'nin Türkiye'yi istemediğini zaten herkes biliyor. Önemli olan AB'nin Türkiye'ye ne kadar düşman olduğunu sürekli vurgulamak değil, Türkiye'de reformlara hız verip AB'nin önünde elinizi güçlü kılabilmenizdir. Allah aşkına, siz Kopenhag Kriterlerini tam bir şekilde yerine getirdiniz de, AB size hayır mı dedi?!

Devlet bakanı sıfatı taşımasına rağmen Egemen Bağış'ın, ülkemize katkı sağlayacak tek bir icraatını gösteremezsiniz. Bakanlığı süresince milletimize zerre hayrı dokunmamış bir insanın muhafazakar diye geçinen bir hükümetin bakanı olması ve dinimize hakaret ettikten sonra da Erdoğan'ın, balkon konuşması sırasında kendisine yanında yer vermesi ve "yedirmemesi" cay-ı dikkattir. AKP'nin ak kalabilmesi adına bu kara ruhlu insanlardan arınıp aklanması gerekirken, bu insanların baş köşeye oturtulması akılsızlık veya yanlış siyasetten ziyade, rüşvet çarkının bir gereksinimidir. Hükümetin ve Türkiye'nin imajını bütün dünyada yerle bir eden tekmeci müşavir Yusuf Yerkel gibi düşük pozisyonda birisini dahi görevden almaya yanaşmayan Erdoğan'ın, hiçbir bürokratını yedirmemesinin altında yatan sebep de işte budur. Suç örgütleri, mensuplarının ayrılmasına asla müsaade etmezler. Ya gerektiği gibi sustururlar, ya da sonuna kadar destek çıkarlar. Daha önceleri ayrılan bürokrat ve siyasetçiler (Abdüllatif Şener gibi) Erdoğan'ın ayıpları adına az bir şey bildiklerinden ayrılmaları sorun teşkil etmiyordu. Bugün AKP'den ayrılan veya küsen herkes potensiyel birer tehlikedir ve savcılara "ötecek" birer tanıktır. O yüzden canlı yayında istifa etmesine rağmen, Erdoğan Bayraktar'a tehdit ve şantajla özür dilettirdiler.

Bağış'ın dine hakaret etmesi beni ve başkalarını alakadar etmez. Kendisinin dini hayatını kimse sorgulayamaz. Fakat bu adamın patronu olan Başbakanın sürekli meydanlarda dini sömürmesi, kendisini ve onu destekleyenleri dindar, geri kalan halkı da hain, vampir ve dinsiz olarak nitelemesinden dolayı, Bağış'ın dine hakaretinin bir siyasi sonucu olması gerekiyor. Meydanlarda Baykal için "bu genel ahlak, genel" diye bağırmasından tutun da, "ben bunların inancından da şüphe ediyorum" diye milleti birbirine düşüren bir başbakanın elbette dine hakaret eden bir bakanı istifa etmesi gerekiyordu. Dini istismar ederek oy devşiren bir hükümet, dine hakaret eden bir bakanını nasıl pişkince ve utanmadan savunarak, hala da kendini dindar ve muhafazakar olarak gösteriyor, anlaşılır gibi değil.

Ayrıca Bağış'ın ses kaydının sahte veya montaj olduğuna da asla inanmıyorum. O kadar kelimeyi biraraya getirmek için uzmanların yüzlerce saat Egemen Bağış ve Metehan Demir'e ait hiçbir yerde yayınlanmamış telefon ses kayıtlarını dinlemeleri gerekiyordu. Merak ediyorum, Metehan Demir'in üç kere hapşırmasını nasıl montajlamışlar?

Bunun dışında, Metehan Demir bu ses kaydından sonra çıkıp özür diledi ve programından istifa etti. TÜBİTAK'ın montaj demesine rağmen, Metehan Demir bir kere bile olsun "montajdır" demedi. Montaj olan bir ses kaydı için Demir'in kükreyip savaş ilan etmesi gerekmiyor muydu? Neden suçunu itiraf ederek Egemen Bağış'ı yalancı çıkardı?

Siyasetçiler elbette sık sık yalan söylerler. Fakat bu hükümet kadar güzel yalan söyleyip, bâtılı olağanüstü bir şekilde hak suretinde gösteren, halkı buna harika bir şekilde inandıran ve her gittikleri yerde "dindar hükümetiz" diyen bir siyasetçi güruhu tarihte görülmedi. Mehmet Baransu güzel söylemiş: Çok merak ediyorum "ses kaydım montajmış" diye sevinçle şu sıralar twit atan Egemen, Allah'ı nasıl kandıracak?

6 Haziran 2014 Cuma

Sel

Kaç gündür İstanbul ve Ankara başta olmakla memleketin çeşitli noktalarında alışılmamış sel görüntüleri izliyoruz. Hükümet, tabanını sağlam tutmak için "kimlik siyaseti" yürüttüğünden, fena bir hal gören vatandaşlarımız eleştirmek yerine, hükümeti eleştirenleri susturmakla meşgul. Gereksiz bir savunma refleksi içindeler. Hükümet veya iktidar partisinin yönettiği belediyelerin eleştiri bombardımanına tutulduğunu gördüklerinde bu eleştirilerin sırf muhalefet yapmak niyeti ile yapıldığını ve kötü amaçlı olduğunu düşünmekteler. Bu düşünceye sevkeden siyasi tarafgirlik olduğu gibi, bunun baş sorumlusu da hükümettir. Çünkü son bir senedir eleştirileri kendisi göğüsleğeceğine, milletin hassas olduğu kılcal damarlara basmakla (mesela, başörtülü bacıma saldırdılar, askerin gizli görüşmesini sızdırdılar, darbe mağduru Mursi'yi eleştirdiler gibi) kimlik siyaseti üzerinden eleştirileri AKP'lilere havale ediyor. AKP'liler de kendi bildikleri yöntemle (linçle) muhalif düşünenlere hiçbir ilke gözetmeksizin ve devletin bütün kaynaklarını kullanarak saldırıyor.

Hükümeti destekleyen grupların da, muhalefetin de bu ülkenin refahı için çabaladığına inanıyorum. Yöntemleri farklı olabilir; demokrasi ve hukuk çizgisinde kaldıkları sürece sağlıklı bir siyasi süreç işler ve sorumlu insanlar hesaba çekilirler. Fakat Türkiye'de öyle korkunç bir kimlik siyaseti yürütülüyor ki suçüstü yakalanan birisi bile "birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için" prensibi ile hareket eden hükümet ve çevreleri tarafından korunuyor. Belki kendi aralarında hesaba çekiyorlar, eleştiriyorlar ama "dışarıya" asla yedirmiyorlar. "Dışarı" dedikleri de dillerinden düşürmedikleri millet. AKP, kendisini bu ülkenin meşru sahibi, muhalif düşünen kesimleri ise savaş verdiği acımasız bir topluluk olarak görüyor. Paranoyaklık bu olsa gerek.

Birçok AKP'linin destekledikleri hükümetin noksanlarının farkında olduklarından eminim. Bu kadar kör olamazlar. Fakat oluşturulan korku atmosferi, aklı başında AKP'lileri bile hükümeti şartsız desteklemeye, daha doğrusu korumaya zorluyor. Demokrasi ve insan hakları noktasında geriye doğru koşar adımlarla giden bir hükümetin bu kadar yılmaz savunucularının olması, hükümetin "başarılı" siyasi manipülasyonun sonucudur. AKP'liler de bir gün uyanacak. "Va-hasreta, va-esefa" sayıklayıp uyanacaklar.

İşta tam bu siyasi atmosferin sonucunda ne Soma faciasından ders aldık, ne Gezi olaylarından ve ne de bu sel görüntülerini adam akıllı oturup tartışabildik. Belediyeleri ne kadar eleştirdiysek şu cevabı aldık: CHP'nin döneminde sokaklar çöp dağlarından geçilmiyordu, hava durumu bültenlerinde havanın kirliliği de rapor ediliyordu, kokudan Haliç'e nazır balık-ekmek yemek imkansızdı. Ben AKP'yi ileri görüşlü bilirdim; her eleştiri karşısında "evet daha fazla gayret edip daha iyisine nail olmak için çalışacağız" demelerini beklerdim. Yoksa CHP'nin eski dönemlerde yaptığı hatalı icraatlara bakıp göğsünü kabartmasını ve eleştirilere böyle çocukça cevap vermesini değil. Hepimiz bu memleketin selameti ve refahı için çalışıyoruz. Biz eleştiririz, siz düzeltirsiniz. Yarın başkası iktidara gelir. Bu sefer de siz eleştirirsiniz, onlar düzeltir. Her eleştiriyi kötü niyetli ve ihanete bedel olarak görürseniz bu ülke bir adım dahi ileriye gidemez. Siz muktedirler de onca sorumluluğa rağmen hatanızı göremez ve alaşağı devrilirsiniz. Tarihe de her gelen geçenin lanetle andığı bir kavim olarak kazınırsınız. Ayrıca içeride yeni düşmanlar edindiğiniz gibi, kendinizi de dünyaya maskara edersiniz.

Amerika'nın orta ve kuzey eyaletlerine yağan yağış miktarı ve şiddetinin yüzde 5'i bile Türkiye'de yoktur. Fakat olağanüstü şiddetli yağmur ve kasırgaların dışında, İstanbul ve Ankara'da oluşan durumu Amerika'da görmüyoruz. Daha 5 sene önce gece 5 saat yağmur yağdı diye 30'dan fazla vatandaşımızı kaybettik. Otobanda giden arabalar aniden nehrin içinde yüzen tabutlara dönüştü. Kadir Topbaş kanal kanal dolaşıp belediyenin büyük bir ders aldığını, derelerin ıslah edileceğini, kanalizasyon sisteminin iyileştirileceğini vadedip duruyordu. Allah'dan bu sefer can kaybı yaşamadık. Fakat 5 yıldır ciddi bir işin yapılmadığı bu talihsiz görüntülerle ortaya çıktı.

İstanbul'un sokaklarında rahat bir şekilde yürümek bile zor. Olası bir selde nasıl bir facianın oluşacağını hayal etmek bile istemiyorum. Çarpık kentleşme İstanbul'un sadece silüetini bozmuyor, can güvenliğini de tehdit ediyor.